Bu iki şiirin ortak hikayesi destansıdır çünkü Emirhan’la tanışmamızın da hikayesidir. X’te rastgele gezinirken Emk adlı hesaba öylesine bakayım dedim. Gözüme profiline koyduğu blog bağlantısı çarptı. Tıkladım. Açılan blogtaki son yayımlanan şiiri açtım. Okumaya başladım. Okudum okudum ve okudum. Tabii gözlerime inanamıyordum, muhayyileme de.. Ya bütün gözlerden uzakta ölmüş bedbaht bir şairin hatırası yaşatılmak istenmiş de onun ustalık eseri bir sevenince bu bloga yüklenmişti, ya da kırk takipçili bir hesapta gelecekte ışıldayacağı muhakkak bir cevheri keşfetmiştim! Şiirini ilkin beş defa okudum. Sandım ki Eliot’un aziz ruhu göklerin ayniyetinden bunalıp Pallas Athene’nin Olympos’un doruklarından yeryüzüne bir yıldız gibi ışıklar saça saça indiğince inmiş de Emk’nin bedenine göçmüş!
“Böyle dedi, alevlendirdi Athene’nin içindeki ateşi,
Athene fırladı indi Olympos’un doruklarından;
Kronos’un oğlu nasıl bir yıldızı gönderirse belirti diye
yaygın ordunun erlerine ya da gemicilere,
işte Pallas Athene öylece, ışıklar saçarak
indi yeryüzüne bir yıldız gibi, akıp ortalarına.”
Sonra heyecanla diğer şiirlerini okudum. Beşinci şiirde artık dayanamayıp bu şiirin şairine şiirlerini ne kadar beğendiğime dair kısa bir mesaj yazdım. Şansıma o an çevrim içiymiş, mesajımı hemencecik yanıtladı. Daha o ilk konuşmamızda Emk, yani Emirhan’la dost olup beraber şiire ve sanata dair işler yapacağımızı anlamıştım. Hatta bunu o zamandan anladığımı ve ileride bu anı ima eden bir mesaj bırakayım gayesiyle belki konuşmamızın yirminci dakikasında “bak bugün tarihî gün” diye yazmıştım. Tabii o mesaj şimdi binlerce mesajlaşmanın altında, haklı gururuyla gönene gönene saklanıyor.
İşte o şiir bu Yıkımın Anatomisi adlı şiirdi. Şiiri okuyunca etkisinden çıkabilmek pek mümkün değil. Yaklaşık beş gün sonra bu etkilenmem sonlanınca hemen o şiire bir nazire yazmam gerektiğini hissedip Bitişin Teşrihi adlı şiirimi yazdım. Nazire fakat yolundan gitmek değil de aydınlattığı yolu bir de kendi mizacımca aydınlatmak gibi.. İtiraf etmeliyim, Emirhan bu aydınlatmada pek geçilebilir gözükmüyor… Ben geçemedim, geçebileceğini düşünen hodri meydan!
Bitişin Teşrihi
Asfaltta biten süsence bahşolundu hayat,
Siz bir bitmez kabusun umkuna düşmüşlere.
Ebedî yandın -şimdi söz’len de canı fırlat
Bu yangınlar yurdundan ayrı, apayrı yere!
Aleminiz fevkinde köklenecek dünyânın,
Ki burada her adım değer yakan kedere...
Miftahını yerlerden önce verdik semânın
İnsana, verdik henüz ümit yokken gülüşü
Ve güzeli, azabı azalsın diye ânın.
O sahra yangınında yakardığı türküsü
Bir sözdü, yıldızları vârına yalvartıcı...
Heyhat! Sözün tanrılara dek taşan ülküsü
Lanet oldu başından bitişine, yırtıcı
Hayvanlayın saldırdı bahşolunan varlığa,
İnsan bu, beşiğinden mezara sâde sancı…
YOZLAŞIŞ YA DA HAYAT
Masumken saf şefkatti anne bildiği doğa.
Cannet-misaldi, her şey mümkündü bu bucakta,
Yüreği yorulmazdı yükselirdi de dağa.
Özünün ezgisini sezerdi her yaprakta,
Irmaklar cancığına bir taze can olurdu,
İşitirdi değdi mi her beşeri toprakta.
Dorukta doğanlarla destanları solurdu..
Doğardı yüreğinde ne tanrıca kelamlar.
Bir çakan yıldırımda binbir tanrı bulurdu!
-Artık tanrı taşkını canda mahvolur her bâr!
Bir taşış.. -görülmedik hafifliklere gebe!
O huşular, haşyetler, vahiyle taşkın ambar!
Candan taşan her kelam bir taştır nev-aleme;
Toprak, su, yel, ateşle yaratan bir ilah bu!
"Ellemeyin, güneşler gelişiyor sahneme!"
Der de söyler hayata dair varı ve yoku.
Bir şiir o -varlığın varlığa şakıdığı!
Kokusu, gökkubbeye yükselttiren bir koku.
Suyu söylese suya bahşederdi sağlığı,
Sema, sayesinde bir şaşaaya kavuştu!
Vezninde buldu güller pörsümez taze bağı.
Söz, varlığın insana bahşettiği tek muştu..
Ekmekle değil, yalnız sözlerle yaşıyoruz!
İşbu hayat insana... yazık! yıkım olmuştu…
BİTİŞ
Bu yangılı yaratı hem muttu hem de mahmuz,
Mut’lu yürek "daha da -daha da yüksek!" derdi.
Mut ve buŋ çemberinde mahvolmak.. tek arzumuz…
Ama can açtığında bir düğümü, giderdi
Yüreği atılımla çatlatan ayartılar.
İnsan.. daim bir düğüm.. dolanmaksa tek derdi…
Yer, gök, yıldız, güneş, ay -hayat bir bir yardılar!
Işığımızın nuru bir bilmeyle karardı.
O hayat bugün yalnız oyuk lafızlarda var…
Var? Var! Burada değil, feleklerin de ardı,
Bilimin asla kadem basamayacağ’ yerde!
Yüreğim, canım, vârım… Bir bu düşe yakardı!
Varlık ile vârımın barıştığı yer nerde?
Nerde sâde kelamla kâim ilahi alem?
Canımı tanrılarla taşkın eden fer nerde?
O köhnemiş çağları çağırmaktır tek çarem…
Şimşeklerle söyleşsem sesim' var mı duyacak?
Bu, nesnesi bugünde bulunmayan bir matem..
-Her şeye ve kimseye! -Bu hayattan çok uzak!
Bir hasrettir bugünüm, yârınım boş bi’ vaat…
İnsan asli kökene ne-asıl uzanacak?...
YIKIMIN ANATOMİSİ
A.
I.
Gözlerinizi açın!
gözleriniz ki ufuklardır
karabatakların yeltendiği
ve sabah- kapıma vuran
taşlar ile
gözlerim hep açıktır
uzak ışıklı yıldızlar gibi
karanlığa saçıktır
sözlerim
II.
köksüz savrulan ot sarılığında
ellerim mahirdir
bir şeyler yapmaya
mahirdir dilim güzel
koşumlar vurmaya
öyle ki bir ot bir
yabani ot atlanır
ellerim dokunduğunda
ellerim işte ki mahirdir
birçok çiçek adları biçebilir
henüz ilk ad kurulmamışken
III.
bir cumartesi günü avında
o sürekte- o isyankar ziyafette
dehlendi kalpleri
öküz elleri ve öküz ayaklarıyla
oysa ne vardı ki insan için
insan olmaktan başka
sonra böğürtüleriyle canavar
sessizlik kapladı ovaları
kimse anlamadı neden
hiçbir şey bilemediğimizi
aniden aniden
sustu
bize ait olan ne varsa
putsu sertlikleriyle geçtik
soğuk ormanlar arasından
IV.
babil’de gördük
karı ile koca arasına giren
o şeyi!
ve efsunlu şeylerin hükmünü
çünkü sihrini kaybetmişti dünya
ona devşirilmiş kağıtlar gerekti
mabetlerden sökerek getirdiler
küçük tanrılar olmak için
harlı alevleriyle
V.
Gözlerinizi açın!
gözleriniz ki görür
ufuğu ayıran çizgiyi
geceyle gündüzün renklerini
size verilen ilk başağı hatırlayın
henüz ekmek kurulmamışken
gözleriniz ki ufuklardır
karabatakların yeltendiği
B.
I.
kapılarına vurduk
kapılarını yumrukladık
bir mucize istedik
bir sihir
öyle geçsin tapınağımızın
göğü tutan direklerini
tapınağımız, görklüdür
gizemli taşlıklarda
uzanır rahibelerin
ateşleri
ve mermersi diriliğiyle
denizlere selam durur
tanrılar!
tanrılara karşı
bir mucize istedik
yumrukladık efsunlanmışların
tekdüze kapılarını
II.
biz ki kayalarda dirilttik
yüce evlerimizi
bize ne yapabilir büyücüler?
büyük adımlarla arşınlarken
dünya altımızda tıkırdar
bırakın gelsin yıkımgetiren zelzele
bırakın yağsın kara yağmurlar
tanrılarımızın hükmünü yıkamayacak yine
berkittiğimiz şanımız yıkılmayacak
III.
kapılarını yumrukladık
sabahı getirdik eğri taşlarla
bir mucize istedik bir yıkım
yumruk yumruk ellerimiz getirdi
bu erinci bu çorak topraklara
biz semirttik altın boğayı
ilk başağı eken bizdik
ya tanrılar? kurban sevinçlerimiz
moab’ın oğlu hani
getirmişti zaferi
külleriyle yükselerek
IV.
üzüm salkımları gibi yürürüz
toplu derli ve simsiyah aynılıkla
yürürüz nehirler atlayarak
işte bacchus şarapları ve esriklik
işte tortuları benliğimizin
varsın kara orman sussun
varsın konuşmasın ilk yasalar
uyuşuk sarhoşlukla örtülecek
ilk başağın bilgeliği
her şeyi kara bir benzerlik kaplayacak
bizi yüceltecek giz tanrıları!
C.
I.
Two gross of broken statues
ve imgeler demeti silik
toprak altında
name is Ozymandias
Nothing
remains
The lone and level sands...
-
-
-





Yorum bırakın