Kitabımı şerh ettiğim “Lesboslular” serisinde söylediğim bir parçayı -yeni bir şiir daha ilave ederek- müstakilen de paylaşmak istedim. O gün bahsettiğim Bodler-perest ise bugün aynı sitede yazdığım “Kent Aylağı”dır.
Geçen, benim gibi bir Bodler-perest ile yazışırken bana “Kalabalıklar içinde kaybolup kalabalıkların bir parçası olmak”tan bahsetti. Ben de sonraki günlerde Zincirlikuyu metro çıkışının tıklım tıklım çatladığı bir videosunu görünce ona gönderip şöyle yazdım, küçük değişikliklerle yazdıklarımı alıntılıyorum:
Böyle bir fazlalık artık kalabalık diye nitelenemez, yığın falan demeli. Öyle geliyor ki kalabalıklarda kaybolabilmek için kendini kaybedebileceğin bir aralık da gerek. Kalabalık da zaten kendine esrimelik bir aralığı açabilmene müsaade eden bir fazlalıktır. Ama artık kalabalık yok, saf yığın var. Ve yığına karışmak mümkün değil çünkü düşünmeye ve esrimeye müsaade edecek bir aralık yok. Bu yığından sadece seni sıkıştıran omuzların arasında zorunluca debelene debelene çıkmayı umabilirsin. Yani yığın, kalabalığın öyle bir türü ki içersinde kaybolunmasına müsaade etmiyor. Bodler elbette modernizmi keşfedip kalabalıklarda kaybolacaktı çünkü onun kalabalıkları ılımlı ve yepyeni kalabalıklardı. Aralarına karıştığın vakit şiirini terennüm edebileceğin bir aralığa sahiptiler, ferahtılar. Artık öyle bir aralık yok. Yığınaysa bırak karışmayı ve çıkmayı, kendin bile isteyerek girmezsin. Hadi çıkamıyorsun, aralarında buharlaşmayı dene? O da nafile. Aradan tahammülsüz bir dobra kafana dirseğini indirecek. Karşılık vermeye denediğin vakit de o başka sen başka meçhullere savrulup gideceksiniz. Yığın, herkesin yabani aksülameller içersinde herkese ve kimseye karşı girdiği bir arbede, izdihamdır. Düşünmek, hissetmek için zaman yok. Homeros destanını savaştan sonra terennüm etti. Ama yığındaki savaş yığıştığı şehirden tamamen kopmadığın sürece sonlanmıyor ki! Yığında olanlar yığının, yığında olmayanlar da yığındakilerin illetini kapıyor. Bu, İstanbul içinde kimsenin kaçamayacağı bir lanet. Yani modernizmi keşfedemediler söylemine katılabilirim ama artık keşfedilebilecek bir modernizm de yok. Edemediler ve o tüy kasırgaya verildi… O yüzden ben bugünün ihtiyaçlarının, söyleneceklerinin daha farklı, daha kökensel, daha hikmetli olması gerektiğini düşünüyorum. Artık güzeli bulmak isteyen yığınlaşmış kalabalıklarda ya da betonlaşmış kentlerde değil, o çobanların türküsünü çığırdığı dağların eteklerinde, ırmakların şarıltısında, yıldırımların gümbürtüsünde bulacak. Bugün ilhamımız kentin nevbenev ufunetlerinden değil, o gölgelice dağların, uğultulu denizlerin ve tunçtan kubbelerin unutulmuş tanrılarının vahyinden gelecek.
Başta ben de modernizmi ikmal etmek derdindeydim, İstanbul’u tecrübe edince bundan vazgeçtim. İstanbul’da yarattığım şiir, üstüne basılan farenin çıkarttığı cıyaklama gibi bir ölüş nişanesiydi. Tabii sen gene ne söylemek istiyorsun onu söyle, diyebileceğim bir şey yok. Bugün şiire dair kavrayışımı belirttim sadece.
Şimdi İstanbul hakkında İstanbul tecrübem sonrası yazdığım bir şiiri:
Melun İstanbul
Değilse devasa bir ceset -İstanbul nedir?
Kımıl kımıl kaynaşan kurtlar, içerisinde
Solurmuşça göğsünü şişirip indirmese
Kim derdi “hali fena, fakat hayatta fakir”?
Sanki şehri büyülü tül sarmış semasından
Ve gölgelediği her bir beyni hipnoz etmiş..
Yoksa mümkün mü bu yamyamlık arenasından
Kaçmamak öz dişiyle kişi kalırken iğdiş?!
Ve sanırsın sımsıkı gerilmiş boydan boya
Binbir kargışla pişmiş arza görünmez kefen,
Ve her adımda yürek yakan çatırtılarla
Çiğnenir görkemli günlerden kalma bir beden!
Burda nihayetsiz bir donmuşluktadır kader.
Kaynıyor asla çözülmeyen buzullarda ruh,
Ve hergünkülük nisyanında boğulan güruh
Bu dehşetli kıyımda her dem daha da heder!
*
İşbu kara kargıştan bi’ kurtuluş arama
-Ayırdında biri yok yandığı cehennemin!
Bir süre sonra bizzat basacaksın yarana
Kızışmış kargıları -kendinden gayet emin!
(Melun: Cursed. Lanetlenmiş.
Kargış: Öztürkçe lanet. Ama Lanet (curse) ile fark gözetebilmek için “damn”e tekabülen kullanıyorum.
Nisyan: Oblivion, unutma, unutulma, unutuluş.)
Konudan bağımsız, ilk defa İstanbul’a gitmiş bir gencin İstanbul hakkındaki hisleriyle geçmişte İstanbul’a yazılan methiyeleri mukayese etmek epey ilginç ve bir o kadar da hüzünlü olurdu sanırım.
Nerde o Yahya Kemallerin ömrünce gönül tahtlarına kurulttukları ve onda yaşamakla kendilerini en hoş ve uzun bir üyada yaşamışça bahtiyar addettikleri İstanbul,
Nerde o Fazılların
“Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.”
Dedikleri İstanbul?
Ve nerde bu lanetli ve hipnotik, her adımında yürek yakan çatırtılarla bir maziyi mahvettiğin, kaderin donduğu ve donukların da kendilerinden emin şekilde kızışmış kargılar sapladığı bir cehennem numunesi İstanbul?
Bu şehr-i Sitanbul ki bî…
Nedim’e
Bu şehr-i Sitanbul ki bi’ savılmaz beladır
Zaten ergen kocamış şanımıza vedadır
Neler neler söylenir fakat her laf nafile
Yoluna sapmak dahi cezalardan cezadır
“Orospu sanır gören her organı soyulmuş”
Eski sakine bu hal sine yırtan cefadır
Herhangi şehri böyle mahveden bir ulusu
Süpürse felaketler hiç üzülme revadır
O müthiş İstanbul’dan bugün bizlere kalan
Şanlı Şairlerinden bir hoş aksisedadır
(Bir amcanın İstanbul hakkında yakınırken kullandığı teşbih.
Aksiseda: Aks-i Seda = Sedanın aksi)




Yorum bırakın