• Anasayfa
  • Yayımlar
  • Yazarlar
  • İletişim
Böyle Olmasın da!

Felsefeye Adım Atan Her Gencin Ortak Sergüzeşti

11–17 dakika

·

18 Aralık 2023

·

Genel

Bu metnin tamamını normalde “Görkem” başlığı altında yayımlamıştım ama burada uzun yazılar yayımlamanın gereksiz olduğuna kanaat getirdim. Metnin değerli gördüğüm bu bölümü sitede kalsın diye yeniden paylaşıyorum:

Eren -Genç kişi, felsefe ve/ya bilimle ilk tanıştığında kendinin ve çevresinin o ana dek uğraştığı meselelerin banalliğine karşı büyük bir dehşete kapılır. Mevcut dünyasında “erik mi kiraz mı” gibi mevzularda ateşli münakaşalar edilirken, önünde açılan ulvi dünyada “Karadelikler, Evren, İzafiyet, Varlık, Özgürlük, Nedensellik, Matematik, Sayılar” ve daha pek çok devasa mevzuyu münazara ediliyor bulunca bakışını kiraz-karpuz ikileminden o devler yurduna doğru çevirir. O seni yaratan ve senin yarattığın şeyi bilebilecek olma ihtimal ve arzusu, göklerin enginliğinden o enginliklere dikilen sevimli ve saçma gözlere öyle yoğun doluşur ki, o genç can, enginliğin büyüsüne mıhlanarak ona olan iştiyakını hummalılar gibi sayıklamaya başlar. Bilimin o tüketilemez teferruatlar sahasına dalar. Evrim öğrenir, İzafiyet öğrenir, Kuantum öğrenir, Jeoloji öğrenir, Tarih öğrenir… İşte sonrası mühim. Önüne iki seçenek çıkar: Ya üniversiteye kadar bu öğrenebildiği sahalar içersinden birini seçecek ve bütün bir ömrünü ona hasredecek, ya da şanslıysa bir bilgeye denk gelecek de kendi arzularını tatmin edebilir yegane sahanın felsefe olduğunu kavrayacak… 

Görkem -Kendi hikayeni anlattığını anladım da neden bilim o genci tatmin etmiyor? Sonuçta biliminsanları tatminkar görünüyorlar. Hem baksana, Einstein’ı tatmin etmemiş midir Fizik?

Eren -Tatminkar görünüyorlar çünkü ya felsefeyle hakikaten tanışmamışlar ya da hayatın seyri felsefeyle ilgilenmelerine mani olmuş. Hatırlarsan genci cezbeden hakikatin, her şeyin hakikatinin arzusuydu. Ama bilim bunu nasıl versin? Bilime en başta kendi mevzusu meçhul! 

Görkem -O ne demek?

Eren -Mesela hareket fizik biliminde kanıtlanmaz. Hareket, fizik biliminde kanıtlanırsa totoloji ortaya çıkar. Fizik zaten hareketi kabul ederek işe başlıyor. Ama felsefeyle kurulan ilişki, çağımızda o kadar çarpık ki.. felsefe diyenler -iyi, kötü- ne kastettiklerini bilmiyorlar. Hani o sosyal medyada felsefeyi aşağılayanlar var ya, istediğin herhangi birisine sor; felsefeyle alakalı okumuş mu, felsefeden ne anlıyor, neden saçma… Emin ol, hiçbirisi sana felsefe nedirin dahi cevabını veremeyecek. Tabii diyeceksin “felsefenin ne olduğu filozoflar arasında bile mutabakata varılamamış, o nereden bilsin”.. Haklısın, ama diğerleriyle mutabakata varamayan en azından kendiyle mutabakata varıyor! O felsefeyi aşağılayanların hesabını takibe al ve hayata dair fikirlerini oku. Göreceksin ki o kendi özel sahalarında devleşen ve hakikaten de devasa işler başaran şahsiyetler mevzu hayata, ahlaka, siyasete, güzele geldiği vakit bir ilkokul öğrencisinin düşüncelerini pek de aşamayacak… Hayatları gene herkesin muzdarip olduğu o ortak gaflette geçiyor ama bir mevzuda azıcık sivrilen herkes kendisini, üzerine hiç düşünmediği mevzularda da söz sahibi görüyor.. Halbuki o da ahmaklar arasında bir ahmak ama işte… Gel de ona bunu anlat…

Görkem -Cidden, sen deyince bir düşündüm de felsefeyi kötüleyen kim varsa hayat hakkında kahvehane muhabbetinden öteye geçemiyor…

Eren -İşin daha ilginci, tek bir kişi görmedim ki felsefeyle sağlıklı bir ilişki kurmuş olsun da hakkını teslim etmesin. Hani reddedersin ama değer ve önemini bile bile reddedersin. İslamcıların çoğu felsefeye düşmandır ama biraz okumuş olanları felsefeye perestiş etmeseler bile felsefesiz de olamayacağını defaatle belirtirler. Hatta “Akılla olmaz ama akılsız da olmaz” diye sürekli tekrarladıkları bir sözleri de vardır. 

Görkem -Yahu demin ben sana karşı felsefeyi savunmuyor muydum! Ne ara pozisyonlar değişti!

Eren -Ahahah.. İşte, ben de ilkin hakkını veriyorum. Cephenden ayrılma! Neyse, bilim ve felsefe ikilemine varan genç, eğer ki felsefenin ne olduğunu sağlıklı kaynaklardan öğrenirse bilimi yeğleyeceğine imkan ihtimal vermem. Felsefe her şeyin hakikatini verecek demiyorum, böyle bir hakikat imkanı varsa bunun yegane talibi felsefedir diyorum… Ama gel de bunu dört yanımızı sürekli gelişen teknolojilerin kuşattığı bir dünyada anlat! Bugünlerde bir gencin bilim yerine felsefe yoluna adım atması hakikaten bir tanrı ihsanıyla olur… Tabii burada bilinçli ve istekli seçimlerden bahsettiğimi unutma. Yoksa felsefe bölümlerinin yüzde yetmişi öylesine felsefeyi seçenlerce dolduruluyor..

Görkem -Kesinlikle. Ama isteğiyle felsefe seçip de sorunlu olan yok mu?

Eren -Sana Eflatun’un Sokrates’in ağzında ikibinüçyüz yıl önce yazdığı bir cümleyi okuyayım:
“Ama felsefenin uğradığı en önemli, en zorlu saldırılar, filozof geçinenlerin yüzündendir. Felsefeyle uğraşanların çoğuna kaçık dedirten, insanların en akıllılarını –benim de, senin de kabul ettiğimiz gibi– zararsız hale sokan bu adamlar değil midir?”
İnan ki bizim kültürümüz aslında felsefeye yatkın ve yapıyor da! Bizde herkes haddizatında Filozoftur. Hayat hakkında ortalama bir Amerikalıya nispetle katbekat daha felsefî idrakleri vardır. Ama ne yazık ki en şedid darbe hep felsefeyi sevenlerden geldi. Biz zaten milletçe okumayı pek sevmiyoruz, adetimiz değil. Yahya Kemal’in “Bizim ecdadımız her şeyi yapmış ama yazı yazmamış” gibi bir sözü zihnimde yankılandı. Biz böyle bir milletken bir de sürekli bazı kişilerin okunması gerektiğine dair kesin ve ağdalı nutuklar atılırsa ne olur? İnsanların zihnine “Eflatun okumalıyım, Aristo okumalıyım, Hegel var, off Kant, hele Heidegger” gibi zorlantılar kazınırsa ne olur? Filozofları ve/ya felsefeyi gömen ilk kişiye kulak kabartılmaz mı? Fikirleri ne kadar salakça bulunursa bulunsun, zihinden zonklayan bir kazıntıyı kaldırdığı için sıcak bakılmaz mı? Hadi bir mucize oldu da okunmaya karar verilsin, başlığı “tinin görüngübilimi” olan bir kitap görülürse ne olur? Felsefe şöyle zor böyle zor vesveseleriyle taşmış bir zihin, bir de başlığı o denli yabancı bir kitap gördüyse tamam, iş bitmiştir… Felsefe defteri, bir daha açılmamak üzere abeslik mührüyle mühürlenir…

Görkem -Ben de sana katılacak gibiyim ama felsefeyle herkes ilgilenmeli mi ki? Zaten felsefeyle hep bir azınlık ilgilenmez mi? O azınlık da Yardımlı’nın diline bir ay baksa okur yani… Bana böyle şeyleri pek abartmaya gerek yok gibi geliyor. Hem internet çağındayız yahu!

Eren -İşte, sen felsefeyi metin üzerinden muhakeme olarak anlıyorsun, bense yaşamak ve mutlu olmak için yegane çare… Bunu bir ara etraflıca konuşuruz ama şimdilik şunları söylemiş olayım: Bizim felsefeciler kendilerini zaten felsefede buldukları için, diğer fanilerin felsefeyi anlayıp anlamamalarını önemsemediler. Halbuki o kullandıkları dille bakkaldan ekmek dahi isteyemez, aç kalırlardı! Elbette felsefe gündelik dilde bulunmayan kelimeler kullanacak ama bunu dilde zaten bulunan zafer yerine yengi, kitap yerine beti ve ne bileyim, “buud”un arasına bir y sıkıştırarak değil de, dilde bulunmayanlara bir karşılık düşünerek yapmalıydılar. Dikkat edersen düşünerek dedim, çünkü tercüme kendi dilinden olmayan kelimelere başka renklere sahip aynı muğlak elbiseyi giydirmek değil; mankeniyle birlikte kendi mizacınca baştan tasarlamaktır! Diyalektik yerine eytişim demek.. Ne fark eder? Ha diyalektik demişim ha eytişim, ikisini de anlamıyorum ki! Ama tabii hep vurgularım, dil devriminde verilmiş çabaları da yok saymamalıyız. Ben Oğuz Haşlakoğlu’nun, Ayhan Çitil’in ve Ömer Aygün’ün kullandığı dili beğeniyorum ve tek çarenin de taraflarda olduğunu düşünüyorum. Ama bu mevzuya bir dalarsak daha da çıkamayız ve demek istediklerim bu tartışmalar arasında buharlaşır. Şimdi şu gencin felsefe sergüzeştini anlatmaya devam edeyim.

Görkem -Nasıl istersen. Senin için buradayız…

Eren -Gencimiz en son felsefe ve bilim arasında ikilemdeydi. Diyelim ki bir tanrı ihsan etti de felsefeyi seçti. Onu ilk hangi büyük tehlike bekler dersin?

Görkem -Hangi tehlike?

Eren -Yabancılaşma! İlkin başkalarına, sonra kendisine.

Görkem -Nasıl yabancılaşma? Felsefeyle iştigal etmeye başlayan kişi kendini tanımaz mı? Kendini tanıyan da “ağyarı” tanımaz mı?

Eren -Dediğin her şey yüzde yüz doğru fakat kendini tanımak kaydıyla. Buysa sanıyorum ki onaltı yaşındaki bir gencin harcı değil. Biz bile kendimizi tanıyamamışız, ona ne oluyor! 

 Gözlemleyebildiğim kadarıyla felsefe bir gençte ilkin başkaldırı, yani diyalektik suretinde tezahür ediyor. Başka türlüsü de düşünülemez.. Bir insanın felsefeye adım atabilmesi için bilmediğini bilmesi gerekir. Peki bilmediğini ilk defa bilen birisinin matematik, mantık ve belki din dışında biliyorum diyebileceği bir şey olabilir mi?

Görkem -Nasıl olsun ki? İnsan felsefesiz ancak genel kanılara sahip olur.

Eren -Tabii bazı bilgilere de sahip olabilir ama tesadüfen… Bilgisizliği gösterilen genç artık temellendirilmemiş her mevzunun bir vehim oluşunu idrak edince aklını yapıcı anlamda kullanma cesaretini çok sonraları bulabilecektir. Hiç bulamayabilir de… Ama gencin en büyük nimeti olan aklı da hamle edemezken bu felsefî pişimi sırasında arzuları, heva ve hevesi daha bir süratle devinmez mi?

Görkem -Nasıl devinmesin..

Eren -Sonuçta heva ve hevesi henüz aklın terbiyesinden geçip ıslah olmamış.. daha doğrusu, aslına teveccüh etmemiş demeli. Heva ve heves insanın yaşam kaynağıdır ve bunları susturmak gibi bir fiil de mevzubahis olamaz. Mutluluk isteniyorsa nefs de mecburen esirgenecek. Canın bu hayvanî, hatta behimî veçhesine nefs diyelim.

Görkem -Evet, sen nefsi bu anlamda kullanmayı epey seviyorsun. Bence de Türkçe’de hayli yakışıyor.

Eren -Kesinlikle! Hemfikir olmamıza sevindim. Peki o gencin nefsi zaten en azgın evresindeyken bir de bilme iddiasında bulunamaz, “işte BEN biliyorum” diyemezse “hadi öğrenelim” diyeceği yerde “ben bilmiyorum, siz de bilmiyorsunuz, kimse bilmiyor!” diye haykırmaz mı? Kendisine söylenilen en küçük bilgi zerresini dahi sîgaya çekmez mi? İlahi Eflatun bu mevzuda da denilecek her şeyi demiş, hemencecik bulup okuyacağım..

Görkem -Tabii ki.

Eren –
“–  Daha gençken dialektikayı tatmalarını önlemek, önemli bir tedbir sayılmaz mı? Herhalde görmüşsündür, delikanlılar dialektikanın tadına vardılar mı, aşırı giderler, bir oyun yaparlar onu. Birbirlerinin tam tersini söylemekte kullanırlar. Kendilerini bozanlar gibi onlar da başkalarını bozmaya çalışırlar. Birbirlerini akıl oyunlarıyla çekiştirip didiklemekten köpek yavruları gibi, zevk alırlar.

– Gerçekten bu büyük bir zevktir onlar için.

– Karşılarındakini sık sık bozduktan ve kendileri de bir hayli bozulduktan sonra, önce inandıkları hiçbir şeye inanmaz olurlar artık. Sonunda onlar da, onlarla birlikte bütün felsefe de halkın gözünden düşer.

– Çok doğru.

–  İnsan olgun bir çağa vardı mı, bu hale düşmek istemez. Söylenenin tersini söylemekten zevk alana değil, doğruyu aramak için tartışanlara benzemeye çalışır. Ölçüyü kaçırmadığı için de filozofluğu küçültecek yerde saydırır herkese.”
Hakikaten büyük adam, azîm herif, babamız!

Görkem -Vallahi babamız…

Eren -İnanır mısın bazı vakitler sırf Eflatun’un hatırına felsefeyi bırakmamışımdır. Artık istesem de bırakamam da, gençken ne vakit gitgel yaşasam hep “kaç bin yıl önce Eflatun bunları düşünebilmiş, yazabilmiş ve biz düşünmekten başka çaresi olmayan bahtlılara bu imkanı sunabilmişse nasıl olur da ona ihanet ederim!” düşüncesiyle kendimi avuttum. Tabii babamızı öldürmemiz gerekirse de öldürürüz ahahaha! Fakat saygımız baki kalır. İşte, sanıyorum ki filozof deyince insanların zihnine hep bu diyalektik tahripkârlıktan çıkamamış bedbahtlar geliyor. Halbuki hakiki filozoflar yıkıcı değil yapıcıdırlar. Hepsi de hayattaki çeşitli ukdeleri çözmeye çabalarlar. Elbette bu tahripkârlığı her genç yaşadı, yaşayacak da. Fakat bir noktada aşmak gerekiyor.

Görkem -Çok haklısın.. Ama bir de gencin kendisine yabancılaşmasından bahsetmiştin. O nasıl oluyor?

Eren -Kendini, yani insanı tanımaya başlayan gencin halletmesi gereken en büyük sorun kendini tanımayanların yoz eşlikçiliğidir. Bence kendini tanıyan insan, insanın en alçak ve en yüksek taraflarını idrak edip bunların herkeste ortak mevcudiyetini de içselleştirince sarsılmaz bir hoşgörü kazanır. Bilir ki diğerlerinin yapabileceği yanlış da doğru da gayet yapılabilir. Hayır da şer de, sapkınlık da sabitlik de insanın şanındandır. Sadece geçmiş ve şimdiki şartlar farklıdır. Ama ne kendini ne de insanı zerrece tanımayan o yüzey çığırtkanları ne yapar? En küçük bir hatada birbirlerinin etlerine dadanmazlar mı? Asla kıramadıkları bir öç almalar, aşağılamalar silsilesinde hem ezdikleri hem de ezildikleri zaman mutsuzluktan gebermezler mi.. Halbuki içlerinden herhangi biri herhangi bir sebepten ötürü bu silsileyi kırabilse ona da daima hayran kalır, gıpta ederler..

Görkem -Bu dediklerin güzel ama bizim gence nasıl bağlanacak?

Eren -İşte bizim genç kendi içine katlandıkça sözgelişi onaltı yıl boyunca dünyada mağrur mağrur gezindiği gibi gezinemeyecek. İnsan kendine katlanmadığı sürece kendisini pek bir şey sanır da ne vakit iddiasız nazarlarla kendine bakar, kendini temaşa ederse [Theoria, gördüğünü kuşatarak bakışı altında tutma] hiç ummadığı bir zaafiyet yumağı, bir acziyet timsaliyle karşılaşır. İnsan zaten böyledir ama gündelik hayatın cüce hesaplaşmaları içersinde bunu kabullenmeye imkanı olmaz. Ama bizim genç zaten bu fırsatı bulabildiği için bizim genç ya! Peki kendi acziyet ve zaafiyetini kavrayan bu gence ne olur dersin?

Görkem -Herhalde kendini küçük görmeye başlar.

Eren -Aynen öyle ve bu sebeple diğerlerini gözünde büyütür. Peki içini açma, hislerini paylaşma ihtiyacına yenilince neyle karşılaşır? Anlaşılmamayla tabii ki! İçinde gördüğü zaafiyetlere artık katlanamayan gencin içini açtığı kişiler onun ne kadar aşağılık, güçsüz ve pislik biri olduğunu düşünmezler mi? Halbuki kendileri ondan daha aşağılıktır ama gafletlerinden dolayı bizim genci aşağılar ve dışlarlar. Gencimiz de kendisini bir pislik, felsefeyi de bir bela bilmez mi?

Görkem -Mecburen bilir.

Eren -Ve bilirsin, gençler bir uğraş edindiler mi onu hayattaki yegane değer bilirler. Ben gençken hangi filozofu az buz öğrenip hocalarıma sorsam onların bilgisiz ve umursamaz tavırlarına taaccüp ederdim. Ulan sizin işiniz bu, bunları da bilmiyorsanız ölün gibisinden… Halbuki bu benim abartımdı, hiçbir hoca Kant’ın özgül bir mevzudaki özgül bir görüşünü hatırlamak ve anlamak zorunda değil. Ama işte, gençken bunu akledemiyorsun. Peki bu yegane değer bildiği felsefe de onu mutsuz edince, hem diyalektik tahripkarlık sebebiyle arkadaşlarına, hem de aşağılanmalar ve dışlanmalar sonucu kendine yabancılaşınca ne olur? O noktadan sonra felsefeye tutunabilmek kabil midir?

Görkem -Öyle bir portre çizdin ki pek kabil gözükmüyor. Ama tutunan tutunuyor!

Eren -Aynen öyle, tutunan tutunuyor. Bence tam da bu sebeple filozoflar ve bilgeler, tabii halis olanları, pek çetin, yalçın ve sağlam bir karakter üzre oluyorlar! Kendileri katlanmakla kanatlanıyorlar. Böyle filozof ve bilge kim varsa kendi öz kardeşim bilirim! Böyle insanları sen de öz kardeşin bilmez misin? Şu şerr dünyasında tek hayr menbaı diye onları görmez, onlarla dostluk kurmayı arzu etmez misin?

Görkem -Görürüm elbette!

Eren -Bence her filozof, yaşları fark etmeksizin, diğer filozoflara kardeşi gibi davranır, ciddiye alır ve emellerini gerçekleştirebilmesi için elinden ne geliyorsa yapar. Hakikat kalpazanlarıysa kendi cüce hesaplaşmalarında kendini dolandırır durur.

Görkem -Alayının..

Eren -Sakin! ahahah! Neyse, biz gencimize dönelim. Elimizde hem kendinden hem de felsefeden tiksinen bir genç var. Onu ne kurtarır dersin?

Görkem -Hiçbir fikrim yok..

Eren -Onu gene felsefe kurtarır elbette! Felsefenin böyle bir laneti var. İlahi cezbesine bir kere kapıldın mı felaketin olur, bırakamazsın. Onu bırakıp nereye teveccüh edeceksin? O ahmaklar yurduna geri mi döneceksin? Mümkün değil. Eh, gencimiz yapabileceği tek şey kitapları hemdert edinmek ve mümkün mertebe hafif dostluklarla, fazla derinleşmeden yüzeyde takılmaktır. Hafta sonları da dostluğunu sadece kahkaha zemininde tesis ettiği arkadaşlarıyla Lol falan oynar ve ilk ergenliğini ne yapar eder atlatır. Ama en muhteşemi, okulunda kendisi gibi bir filozof bulması olur. O vakit o tek dostu nazarında bin kişiye bedeldir! O konuşmalar ne tatlı, o bilmenin ilk heyecanları, o kuşluk vakti güneşini andıran hakikatler ne kucaklayıcıdır!

Görkem -Gençken hiç öyle arkadaşın olmuş muydu?

Eren -Yaklaşık bir aylık süreyle olmuştu. Ama o bile yetti. Yetti derken, yetinmedim, yetti.

Görkem -Anladım.

Eren -Ama şimdi asıl meseleye geliyoruz. Buraya kadar felsefeyi yağladım balladım.. Ama birazdan seninle ayrışabiliriz.

Görkem -Hadi bakalım.

Eren -Diyelim ki gencimiz ilk ergenliğini atlattı ve felsefe ekseninde bir hayat kurmaya karar verdi ve kurdu. Sonra ne olacak? Tonla kitaplar okuyacak, tartışmalar yapacak, diğer arkadaşlarıyla cedelleşecek ve? Ne için bütün bunlar? Sana soruyorum ahahah, ne için?

Görkem -Ne için mi? Ne için olacak, hakikat için!

Eren -Pekala, hakikati buldu diyelim, artık hakikat her ne ise.. sonra ne olacak?

Görkem -Nasıl ne olacak? 

Eren -Basbayağı ne olacak? Hakikati bulsa ne olacak?

Görkem -Yani.. Bence asıl mesele hakikati bulmak değil de hakikati ararken tecrübe ettiğin o gelişimdir. O dediğin kuşluk vakti güneşidir! Hem hakikatin bulunabileceği de muamma…

Eren -Bal olsaymışsın! Değil mi? Bence de hakikat bulunamaz ve asıl mesele hakikati ararkenki şahsi gelişim ve inkişafındır. E madem öyle niçin hayatını sadece hakikat adlı bir hayal uğruna bitirsin?

Görkem -Bitirmeye layık başka bir mevzu olmadığı için.. Mesela sen hayatını hakikat uğruna değil de şiir uğruna mı bitirmeyi yeğliyorsun?

Eren -İkisi uğruna da değil. İnsan, hayat ile hakikatin arasında olmalı.

Görkem -Neden? Ne için?

Eren -Mutluluk için. Âlâsı mı var?

Görkem -O nasıl olacak peki? Ve bu mutluluğun şiirle alakasını henüz çözemedim.

Eren -Geçen Youtube kanalımda bir dostumun yorumuna yanıt vermiştim, müsaadenle o yanıtın son kısmını okuyayım:

“Mutlu olabilmek için Varlığa dair, insana dair, hayata dair hakiki bir tasavvur geliştirmelisin. Eğer Varlık Üzerine Devler Savaşı’nda hakikat Maddecilerden yanaysa, varlıkla uyumlu devingen bir yaşayış mutluluğa erdirecektir. Bunlar benim de anbean üzerinde düşündüğüm mevzular. Mutlu olsaydım buralarda işim ne ahahaha. Ve hiçbir şey bilmesem bile şunu biliyorum: mutluluk var mı, yok mu; erişilebilir mi erişilemez mi vb. sorulara henüz cevapsızım, ama mutluluk varsa mutluluğa, yoksa da yokluğunun bilgisine ancak felsefeyle erişebileceğim…”

 İşte, hakikat gibi bir hayalle kendini kandırmak istemeyen ölümle malul insan için tek teselli mutlu bir ömürdür. En azından benim varabildiğim yegane cevap bu…

Görkem -Ama senin bakış açın fazla karamsar ve kötümser değil mi?

Eren -Bilmem öyle mi? Ben nihilistim. Ölümden sonra bir kurtuluşa inanmıyorum. Bir dine inanmıyorum. Doğaüstüne, büyüye, hakikate inanmıyorum. Kendimi avutabileceğim hiçbir yalana sahip değilim. İçinde hakikati sakladığından eminim diyebileceğim bir kitabımukaddesim de yok. Bilmem empati kurabiliyor musun? Bilimin de, felsefenin de, dinin de bir kurtuluş sağlamayacağını düşünen birisine uğraş olarak ne kalır? Sen söyle..

Görkem -Elbette edebiyat…

Bunu paylaş:

  • X'te paylaşın (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook' da Paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Bu metnin tamamını normalde “Görkem” başlığı altında yayımlamıştım ama burada uzun yazılar yayımlamanın gereksiz olduğuna kanaat getirdim. Metnin değerli gördüğüm bu bölümü sitede kalsın diye yeniden paylaşıyorum: Eren -Genç kişi, felsefe ve/ya bilimle ilk tanıştığında kendinin ve çevresinin o ana dek uğraştığı meselelerin banalliğine karşı büyük bir dehşete kapılır. Mevcut dünyasında “erik mi kiraz mı”…

Yorum bırakın Cevabı iptal et

  • Siberpunk

    Siberpunk

    10 Ocak 2026
  • Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    30 Kasım 2025
  • Çığıltı

    Çığıltı

    8 Kasım 2025
  • Yorum
  • Tekrar blogla
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Böyle Olmasın da!
    • Diğer 32 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Böyle Olmasın da!
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Kısa adresi kopyala
    • Bu içeriği rapor et
    • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
%d