• Anasayfa
  • Yayımlar
  • Yazarlar
  • İletişim
Böyle Olmasın da!

Şiirsel Tecrübe(m), Muhayyilenin mucizesi.

8–12 dakika

·

20 Aralık 2023

·

Genel

Şairlerden şiirlerinin hikayelerini epey duyarız fakat şiiri yazarken o şairin canında nasıl bir duygulanım ve dalgalanım oluyor? Bu pek paylaşılmaz. Halbuki bence en mühimi budur ve epey de ilginçtir. Misal Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü için yolda Sakarya Nehrini göre göre ilerlerken duygulanarak apansız ağzından şu dizelerin döküldüğü söylenir:
İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya
Bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya

Muhayyilenin özdeşleşme kabiliyeti… Sanatkar gözlemlediği nesnelerle özdeşleşerek bizzat o nesneler haline geliyor. Haşlakoğlu, elma çizmek isteyen bir kişinin “elma olması” gerektiğini söyler. Yazımın sonuna Haşlakoğlu’nun bu konuda yazdığı iki metinden iki parça alıntıladım. Muhayyile’nin bu kabiliyetine ilgi duyan herkesin okumasını tavsiye ederim.

Necip Fazıl nehre bakarken nehrin aynısı olamayacağından kendi hüzünlerini, kaygılarını da taşıyan insanî kederlerle dolu bir nehir oluyor ve o nehre normal haliyle bakarak o nehrin taklidi olan halini gözlemleye gözlemleye şiirini yaratıyor.

Hece vezninin ustası Nurullah Genç’te de buna epey benzer bir tecrübeyi öğreniyoruz. Katıldığı bir yayında “Yağmur” adlı naatının hikayesini anlatmıştı. O da bir yolculuk sırasında zihninde Osmanlı’nın o debdebeli, o hâkim tarihi ile bugünün sönüklüğü çatışmış, ukdeleşmiş ve gönlünün tam ortasına çöreklenmiş de şu dizeler ilham olmuş:
“Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü”

İlk mısra tanrıdandır diye meşhur bir söz var. Düşünürseniz hani ortada hiçbir hadise yok, öyle yaşayıp giderken şöyle bir şey yazıyorsunuz:
“Gırtlağımda bir harf büyüyor
buna dayanacağım
dişlerim kamaşıyor yıldızlardan
buna da.
Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir.
Artık yırtarak açtığımız zarflarda
ne kargış, ne infilak
yalnız
koynunda çaresiz, çıplak
isyan işaretleri taşıyan
bir ergen cesedi.”
Bu o kadar ilginç, o kadar hayret edilesi bir tecrübe ki! Daha iki gün önce yaşadığım bir şiirsel tecrübeyi hatırası henüz sıcakken paylaşmak istiyorum.

İlham denilen o “muamma” evet hayret edilesi ama kökenine indiğimizde anlayacağız ki basit bir heyecandan, yoğun bir etkilenimden fazlası değil. Gündelik hayat bir banallikler manzumesi olduğu için en küçük bir kıpırtı, alelade denmiş bir söz bile bizi derinden etkileyebilir. Bunun için hep “yaratan yaşamaz, yaşayansa neden yaratsın?” sorusunu tekrarlar dururum. Bu iki katmanlı bir soru. Yaşayan yaratma ihtiyacını yaşa(ya)mayan kadar duymaz ve yaşayanın bünyesi yaşayamayana kıyasla hayatla aşınmıştır. Dünyayı gezmiş, yetmişiki milletle tanışmış birisinin bünyesinde heyecanlı bir etkilenim uyandırmak hayli zordur… Halbuki Bodler gibi bir ömür yurdunuzdan -Paris- ayrılmamışsanız epey kolay. Hoşlandığı cinsle neredeyse hiç temas kuramayan bir sanatkar, cins-i latifiyle beş dakika dans etse ne olur? O beş dakikayı muhayyilesinde yeniden ve yeniden kuyumcu işçiliğinde işler de elli tane şiir çıkarmaz mı? Bu sebeple muhayyilesi güçlü, yalnız insanların gönülleri hemencecik aşka akar. Zihinlerinde düşünecek ve işleyecek bir uğraş, bir hatıra, bir plan barınmadığı için ilk barınan latif hatıra normalden katbekat daha şiddetli bir etki yaratır ve bu etki işlene işlene devasalaşır… Bodler’in le jeu, Rembo’nun Esrik Gemi şiirleri böyledir… Herhalde iyi bir şair hayata belirli bir miktar maruz kalmış, acemilik ile ustalık arası bir yerde, bilgiyle palazlanmış bir zihinle varoluyordur. Hayatı hiç tanımıyor değil ama canı, ızdıraplar ve hayalkırıklıklarıyla aşınarak hassasiyetini de yitirmemiş. Tabii bunu bir romancı için söylemezdim. Bir romancı en az üç-dört hayat yaşamalı ki bize hayatı bütün çelişkilerinde gösterebilsin.

Artık bana gelelim. Şiirlerin tatlı müphemliklerinin bozulmaması gerektiğini düşünürüm ama bu seferlik hakikat uğruna bir kaçamak yaparak şiirimi olduğu gibi teşrih masasına yatıracağım.
Çocukluktandır şansım olan her gün geceleri yaşayıp gündüzleri uyurum. Bu sebeple gecenin yeri canımın nezdinde özel ve özseldir. Gece öyle bir mahfazadır ki hiçbir gürültü, kaygı, ızdırap, ödev canınıza erişemez. Yarın sabah girmem gereken hayatî bir sınav var, ama şimdi gecenin nermin kollarındayım… Geceleri eşsiz bir rahatlık ise, doğan güneş tabii ki bir beladır… O yüzden Fecr’i, biz fanileri gelecek yakıcı zahmet ve azaba karşı uyaran bir muhbir gibi tahayyül ederim. Sanki bizlere telaşlı telaşlı “bu Güneş’e, bu canavara karşı koyamazsınız.. Çabuk uykuya kaçın ki bu kabustan göğün altında yaşayamazsınız!” diye bağırarak bir felaketin haberini verir… Gece bir cennet, uyku da bizi tekrar bağrından neşet ettiğimiz cennete iade eden bir nimet. Halbuki uykuyu, bize bahşedilmiş cenneti iptal edip acilen o cehenneme ulaşmak için bir vasıta niyetine kullanıyoruz! Vah vah…
Şafağı da bir elçi gibi tahayyül ederim. Aslında en içlerimde bu muhbirlik ve elçilik vasfını bir anneye layık görüyorum. Şafağı, şefkatle bağıntısında düşünersek şafak ve fecr bir annenin yavrusuna rahm etmeye çalışırkenki iki hali değil midir? Birincisinde ikaz, ikincisi tebrik ifadesi. O müşfik kollarıyla ufkumuzu adeta kucaklar da yavrularının çektiği acılara karşı kanlı yaşlar döker… Sonra da bizi gün boyu “ah bir gelse” diye dualar ettiğimiz gecenin bağrına taşır. Şafak ve Fecir bir annenin iki halidir.
Fecir sözlükte “bir nesneyi genişçe yarmak” demek. Kırmızılığın -ufku yararak- bütün ufka yayılmasını ifade eder. Yarıyor ve siyah ile beyaz birbirinden ayrılıyor. Şafak ise şefkatle aynı kökten, “zayıflık, kısılma, yumuşama” manalarına geliyor. Gün boyu parlayan göğün kısıla yumuşuya karanlığa dönmesi ima edilmiş herhalde. Ağaran şey tan, yani fecir. “Kararan” ise şafak. İkisi Türkçe’de aynı anlama evrilmiş ama ben fecri “dawn”, şafağı da “dusk” olarak kullanmayı yeğliyorum.

Bir olay bende yoğunca bir etkilenim, bir duygulanım meydana getirmişse o an iptal olurum. Ne yapıyorsam yapayım, yaptığımı oracıkta bırakır ve mütehakkim hayallerin istilasına uğrarım. Hemen ardından yaratım gelir. Yaşadığım bu harikulade olayı bir yaratım -şiir- vasıtasıyla ebediyete kaydetmek iştiyakı ve aşkı… Aslında kendimi ebediyete kaydediyorum. Sonuçta insanın mahbub-ı evveli kendidir…. Eetkilendiğim her olayla özdeşleşiyor ve olayı değil, kendimin bizzat o olay olmuş halini yaratıyorum. Karışık ve karmaşık gibi görünüyor ama değil… En iyisi bunu tersim etmeliyim..

Bu yazıdan üç gün önce dışarıda fecri seyrediyordum. Seyrettiğim fecrin fotoğrafı:

Sonra zihnime “tâ fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yeyin için” ifadesi geldi. Kurandan bu teşbihi okumadan önce fecri hiç ipliğe benzetmemiştim. Ama mürekkepli gözlerle seyredince hakikaten bu teşbihe katıldım ve bayıldım. Sonra nedendir bilmem, fecrin sunduğu bu görkemli manzara, esen soğuk rüzgar ve gecenin bitiyor oluşunun verdiği hüzün canımda kaynaştı ve.. kayboldum. O an kalbim sanki bir hayal kadar hafifledi de esen rüzgarlar hafifleyen halsiz kalbimi iki zıt yöne doğru söküverdi… Geçmişimi düşündüm, bunca yıllık yaşamımın ne ifade ettiğini.. Geleceğimi düşündüm, ileride ne ifade edeceğini.. Şimdi dedim, an, şu an nedir sanki… Her gün seyrine daldığım fecrin yegane tesellicim olduğunu anladım. Beyhude giden günlerimin tesellicisi. Gelecek ışıltılıymış gibi vehimlerle sağlığımın sağlayıcısı. Sonumdan, yani ölümümden haber veriyordu. Gelecek ile geçmişin yüklerini aynı anda kavrayınca ayıldım. Ölüm, ayıltıcı bir düşünce. Tenime değen rüzgarın aşırı soğuk olduğunu fark ettim. Ölümün dehşetiyle irkildim. Gece iyice silinmeye başlamıştı. Beyaz iplik siyah ipliği iyice yenmişti. Muhayyilem beni istemsizce o manzarayla özdeşleştirdi. Semanın kanla kaplanışı, yani gecenin acılı kayboluşunda kendimi gördüm. Basbayağı semadaydım ve ölüyordum. Dehri düşündüm. Rab bellediğim dehri. Rabbim, terbiyecim, mürebbim, Müdebbirim -idare edenim-, efendim… Ama onca terbiye ve tedbire rağmen bir gün ben de alelade bir fecirde gece gibi silineceğim ve fakat bir daha ağaramayacağım. Ne anladım dehrin terbiyesinden de, telaşından da! Düşüncelere dalınca saçlarımı bükmek, büklüm büklüm yapmak gibi bir huyum var. O ara da saçlarımı büküyormuşum. Dehre sitem edince yaptığımın manasızlığını fark ettim. Aslında o bükümlerde dehrin kahrını ve rahmını[rahmet] gördüm. Emeklerimin, emellerimin ve ümitlerimin bâtıllığını. Bu muhayyile, bu muciz [sıf. (Ar. i‘cāz “âciz bırakmak, acze düşürmek”ten mu‘ciz)] muhayyile nasıl bir belaymış dedim.. Daha demin Spinoza’yı düşünüyordum, şimdi canım ölüm düşleriyle dar… Neyse dedim, gece elbet gelecek. Gelecek ve azabı yutacak… Gelecek ve o narin ninnisiyle beynimi uyutacak. Tam geceyle teselli bulacaktım ki gene muhayyileme kızdım… Aklıma da kızdım. Müdrikeme de kızdım. Neyim varsa kızdım. Göğümüze gerilen gecenin, bir gaflet perdesi olduğunu anladım. Izdıraplarla darbolmamamız için bizi gafil bırakan bir perde. Perdem, yani gecem, neden bu yaşta, bu demde yırtıldı, neden gecem bu yaşta sonlandı dedim… Anlamsız bir sinir ve hüzün bastı. Gözlerim doldu. Fecrin iyice ağarttığı ufuklara son bir nazar buyurdum. Sanki ufuklar da, ben de gecenin geçişine yanıp yakılıyorduk. Güneş iyice doğmuştu. Ona da lanet okudum. Doğdun amma doğurduğun ne? Hayat, iş, güç, kaygı, zahmet, dert, ızdırap, keder, esef, acı… Yakıcısın dedim, yakıcı.. sade ışınlarınla değil, doğurduklarınla da. Güneşin altındaki her şey yakıcı! Bu yangında kendi bile kişiye yük… Şafağı hatırladım. Sen gidiyorsun ama şafak var, şefkatli şafak. Acaba ölünce, ben Şafak’ın ve Fecr’in biricik âbidi ölünce, müşfik şafak bu ufukları sökmeye, onlara geceyi bahşetmeye devam edecek mi? Fecri değil ama gecenin elçisi şafağı yanımda götürmek istedim, istedim ki batınca hayatım olan gece de benimle batsın ve bu ufuklar ebedi bir aydınlığa gömülsün… Sabahını yumuşatan, rahatlatıcı karanlıklarla azabını söken olmasın.. Evet, alçakça ve hodperestliğin fevkinde bir istek, “ama yürekten”…

İşte, şiirsel tecrübe, şiirsel tecrübem böyle. Tabii ilkin şiiri yazdım. Duygulanımlarımın sırasını şiirden hareketle tahlil ettim. Şiiri yazmasaydım ne yaşadığımı da bilemezdim. Şimdi de şiirimi sunarak yazımı sonlandırıyorum:

(-Dawn and Dusk = Fecir ve Şafak, Twilight = Alacakaranlık, Sunset and Sunrise = Gurub ve Tulu
–Fecir sözlükte “bir şeyi yarmak, ayırmak, açmak, boylamasına kesmek” demek. Kırmızılığın -ufku yararak- bütün ufka yayılmasını ifade eder. Yarıyor ve siyah ile beyaz birbirinden ayrılıyor. Şafak ise şefkatle aynı kökten, “zayıflık, kısılma, yumuşama” manalarına geliyor. Gün boyu parlayan göğün kısıla yumuşaya karanlığa dönmesi ima edilmiş herhalde. Ağaran şey tan, yani fecir. “Kararan” ise şafak. İkisi Türkçe’de aynı anlama gelmiş ama ben bunları ayırmayı yeğliyorum.
-Ve dediler ki: ‘Hayat dünya hayatımızdan ibarettir, ölürüz ve yaşarız ve bizi ancak dehr helâk eder’.
-Bâtıl: İng. Vain
–sıf.[Ar. іcāz “sözü kısa ve özlü söylemek”ten mūciz], Aciz bırakan. [Mucize’de buradan])

HAŞLAKOĞLU’NDAN ALINTILAR:
“Oysa bu maskeler iki kişiyi değil, birbirine karşıt iki ruh halini gösterir. Bu durumda, oyuncu, evrensel anlamda alındığında, her iki ruh halini de kendisinde barındırma imkanı olarak, her iki maskeyi de giyen yüz olmuyor mu? Demek ki maskenin gerisinde aslında tek bir yüz var. İşte bu yüzün sahibi, her iki ruh halini de kendisinde barındıran olarak “ayrımda saklanan/hupokrites”‘ten başka biri değildir. Saklandığı ayrım, onun hem gülme hem de ağlamayı barındırmasından ibaret kalmaz, aynı zamanda gülüşünde ağlayış, ağlayışında da gülüş içeren kökensel ontolojik bir karşıtlığın birliğinde tanımlar. İşte kriter sözcüğündeki “ayrım” anlamı da tam burada kendisini belli eder, çünkü oyuncu birbirine zıt bu iki ruh halinin tam arasında, onları hem ayıran hem de bir arada tutan “sınır”da durur. Bu durumda hupokrites sözcüğü her şeyden önce aslında bizzat anthropos’u özünde bir “sınır” olmakla tanımlamış olmaz mı? …Karşıtlar ancak kesin ve keskin bir sınırla ayrılırlarsa birbirlerine aynı zamanda karşıt olabilirler, bu ise aralarında zorunlu olarak belli bir gerilim ve çekişmenin söz konusu olduğunu gösterir. Bu gerilim ve çekişme -tıpkı halat çekme yarışında olduğu gibi- ancak aynı şeyi paylaşarak mümkün olabilir. İşte karşıtlar arasındaki bu gerilime dayalı karşılıklı ilişkinin kurulduğu yer olarak “sınır” aynı zamanda bu gerilimin bütün gücüyle hissedildiği yegane yerdir. …Buna göre karşıtlar arasında söz konusu bir mücadele insan doğasını belirler ve insanı da bu mücadelenin bir tür “savaş alanı” haline getirir. Bu karşıtlığın taraflarına baktığımızda ise “değer” kavramıyla karşılaşırız. ..İnsan, değer ve karşı değer arasında geçen bir mücadelenin bir tür “savaş alanı” olmaktadır.”

“Bu anlamda, mimesis[taklit], oyuncuyu rolünden ayıran sınır üzerinden söz konusu olabilen sembolik özdeşleşme fiili olarak anlaşılmalıdır. Bu özdeşleşme, kendisinde taşıdığı başkalık zemini nedeniyle, hiçbir zaman, kendisini özdeşleştiğinde yitirmeyle sonuçlanamayacağından dolayı da zorunlu olarak, özdeşleşilen, özdeşleşenin temsili olacaktır. ..Bunu sağlayan yeti insandaki hayal gücüdür ve bu sayede bizim hem kendimizdeki hem kendi dışımızdaki başkalığı özdeşlik olarak vehmetmemizi sağlar. “How do you know that a bird that cuts the airy way is an immense world of delight closed by your senses five?” sorusu tümüyle hayalgücünün[muhayyile] bu özdeşleşme özelliği ve buna bağlı olarak özdeşleşenin özdeşleşilen gibi duyumsayabilmesine atfen söylenmiştir.”

Bunu paylaş:

  • X'te paylaşın (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook' da Paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Şairlerden şiirlerinin hikayelerini epey duyarız fakat şiiri yazarken o şairin canında nasıl bir duygulanım ve dalgalanım oluyor? Bu pek paylaşılmaz. Halbuki bence en mühimi budur ve epey de ilginçtir. Misal Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü için yolda Sakarya Nehrini göre göre ilerlerken duygulanarak apansız ağzından şu dizelerin döküldüğü söylenir:İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar yaBir…

Yorum bırakın Cevabı iptal et

  • Siberpunk

    Siberpunk

    10 Ocak 2026
  • Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    30 Kasım 2025
  • Çığıltı

    Çığıltı

    8 Kasım 2025
 

Yorumlar Yükleniyor...
 

    • Yorum
    • Tekrar blogla
    • Abone Ol Abone olunmuş
      • Böyle Olmasın da!
      • Diğer 32 aboneye katılın
      • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
      • Böyle Olmasın da!
      • Abone Ol Abone olunmuş
      • Kaydolun
      • Giriş
      • Kısa adresi kopyala
      • Bu içeriği rapor et
      • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
      • Abonelikleri Yönet
      • Bu şeridi gizle
    %d