Hayattaki istisnasız her mevzu gibi aşkın da ancak iki filozof arasında yaşanabileceğine inanıyorum. Tabii filozofu bugünkü anlaşılan anlamda “metin üzerinden muhakeme yapa yapa kitaplaşarak kocayan canlar” için değil de “cahil ile bilge arasındaki herkes” için kullanıyorum. Hayatta belki hiçbir şeyi hakkıyla bilmek mümkün değildir, ama insan bilmediğini bilince, bilmediğini bilmeyene nispetle en azından bir şeyi bilmiş oluyor da hayatını ve mutluluğunu bu biricik bilgi üzerine inşa edebiliyor!
Aşkımın kadrini belki bil(e)miyorum ama kadrini bil(e)mediğimi bildiğim için bilmeye gayret edebilecek olan da bir filozof olarak ben değilsem kimdir? Hem aşk denilen ad, aşık ile maşuk arasında yaşanan tecrübenin adı değil midir? Peki bu tecrübeyi de ancak tecrübenin farkına varalanlar, yani soyutlayanlar hakkıyla yaşamaz mı? Demek istediğim şu: Yaşadığımız hayat bile esasında bir soyutlama. Sonlanışından -ölüm- ayırt etmek için böyle adlandırdık. Bu bütün yaşantıların birikintisi bile bir soyutlama! Tabii bu soyutlama olmasa da yaşardık. Hayvanlar gibi ne yaşadığımızı bilmeden, behimî bir surette… Yaşardık dememeliyiz belki de, bizi güden güdü ve şartların yaşatışına baş eğerdik. Yaşamak insana mahsustur. (Bkz: https://twitter.com/_geistarbeiter/status/1723012009807995348 )
Tabii insan dediysem de bu yaşamak istidadı bütün insanlarda gömülü bir kuvvedir. Bunu bilfiil hale getirebilen, kemale eren de filozoftur. Yoksa ne çok beşerler vardır ki doğdukları gibi ölürler. Yahut yaşadıklarının farkına iş işten geçtikten, gönül aşka mecalsiz kaldıktan sonra varırlar. Yaşayabilmek için hayat selinden bir anlığına dahi olsa çıkmak, “yaşamamayı” yeğlemek ve yaşama şöyle uzaktan bir nazar buyurmak lazımdır.
Aşk başlı başına bir mesele. Kimsenin acemisi olmayıp bilakis tartışılmaz bir uzmanlık kesbettiği yegane mevzu… Kaldırdığım Görkem başlıklı yazımın ikinci bölümü aşka münhasırdı. Bence nasıl ki ilim maluma tabiyse, aşk da maşuğa tabidir ve Aşk, aşık ile maşuk arasında yaşanan tecrübenin adıdır.
Herkes kendi aşklarının da, aşk acılarının da en büyük olduğuna inanır. Aşk da aşık ile maşuk arasında yaşanan tecrübeyse, aynı hayat gibi, onu ancak soyutlayabilenler hakikaten yaşar. Ancak bir filozof insanı -tümel- bilebileceği ve bildiği insan hareketle de karşısındaki insanı -cüzî- bilebileceği için, karşısındakine verilmesi gereken kıymeti de ancak o verir, ondan alınacak kıymeti de ancak o alır. Öbürleri de aşk zannettikleri behimî hissiyatta bir en alt, bir orta seviye hazlar arası gider gelirler de bir türlü o en üstteki saadetler saadetine erişemezler.
Maşuk kimdir o halde? Bence bir insan baktığı bir kişiyle muhayyilesi marifetiyle özdeşleştiğinde kendi suretini o baktığı kişinin suretinde daha güzel bir surette yaratabiliyorsa aşık olur. Maşuk, kendimi onda daha güzel bir surette yaratabildiğim şeydir. İşine aşık olmak da bu sureti bir insanda değil de bir eylemde yaratabilmektir. Fakat her türlü kendimize yönelik… Maşuğumuzu kalbimizde heykelini dikercesine baştan başa süslememiz de bu sebeple. Süslediğimiz bizzat biziz, biz! Mahbubuevveli kendisi olan can, gözbebeklerinde öz suretinin katbekat güzel aksini temaşa ederse ne olur? Bu yüce yaratımın karıncanlamasını yürek damarlarında hissede hissede ısınır ve ışır. Işıyan ve ısınan ruh için için yanmaya başlar. Bu içten yanışıyla kül olacak hali yok ya… Yeterince yanan ruh bu yanışını beyan eder. İşte bu beyanın adıdır aşk! Filozof, bu beyanın aslen kendisine karşı olduğunu bilir. Bu bilme ise aşkı daima taze tutar. Beyanını ta baştan maşuğun sararıp solacak beden çiçeğine değil de kendi nefs cevherine inşa ettiğinden nefsi -yani kendisi- varolduğu müddetçe aşkı da varlığını sürdürür. Ben maşuğumu güzelliği için değil, beni daha güzel bir surette yaratacağı için seviyorum. Eh, yaşlanması veya çirkinleşmesiyle bırakacak değilim ya!
Öbürleriyse aşklarını kalıcı olmayan güzel üzerine inşa ettiği, kalıcı olmayan bir şeye aşık olduğu için kendisi de kalıcı olamıyor. Maşuğunun beden çiçeği sararıp solduğunda o da bütün söz ve vaatlerinden utanarak kanatlanıp gidiyor. Bedenen gidemeyen de ruhen gidiyor…
Elbette aşkın da menşeinin cinsel arzular, heva ve hevesler olduğunu biliyorum. Fakat menşeini aynı olsa da bunları ayırabiliriz…
Peki maşuğu yetkinleşen aşık da yetkinleşmez mi? Yetkinleşir elbette! Ya yetkinleşen maşukta aşığın akseden sureti daha da güzelleşmez mi? Güzelleşir elbette! Öyleyse filozofların aşkı öyle bir aşk ki, durmadan birbirlerine edilen yanış beyanlarıyla berkilen suretleri, ilerleyen ömrülerinde iki ruhun da kaynaştığı ebedi bir abide haline getirir. Bu ebedi abide gerçekleşen emeller, hayaller, başarılarla daha da donanır, bezenir ve nihayetinde ifa edilen bir ömürle birlikte hayat denilen ızdıraplar okyanusundaki biricik incilerden biri olarak adını enginlerin diplerine kazır! Ah bu aşk ne mucizevi bir hadiseymiş böyle!
Aşkın tahammülü kabil olmayan yanlarına bakalım. Örneğin kıskançlık. Bir filozof bir filozofu kıskanır mı? Aşıkların kıskanılmak arzusundan elbette haberdarım. Bir kadın, erkek arkadaşına dışarı çıktığını söylediği vakit hesap sorulmak isteyebilir, çünkü kendine verilen değeri gene kendine verilen sorgudaki emekle ölçeceğine inanır. Halbuki bir filozof bir filozoftan kıskanılmayı arzulamaz. Zaten kendine verilebilecek emeğin en üst düzeyinin verildiğinden emindir. Diyelim maşuğuna aşkı azaldı, zarar kime? Bu ilişki en baştan rıza üzerine bina edildi ve karşısını değil, kendini güzelleştirmek için aşka dahil olundu. İnsan kendine bile bile kötülük eder mi? Aşığın maşuğuna olan aşkı azalırsa kendisine olan aşkı azalmış demektir. Zaten seninle, beni daha da güzelleştireceğin için beraberim. Sana karşı olan her aşksızlığım, öz varlığıma karşı işlediğim bir ihanettir. Öyleyse seni canımdan da çok seveceğim. İnsan bile bile kötülük etmez! Kötülük, en nihayetinde öz varlığını tehlikeye atacak olan eylemlerin genel adıdır. Yüreğime bıçak saplamaya teşebbüs etmemem de bu sebepledir. Saplarsam eminim ki öleceğim. İşte, maşuğumu her zamankinden daha fazla sevmezsem biliyorum ki bıçağı yüreğime saplamış olacağım. En nihayetinde onu sevmemekle soldurduğum kendimden başkası değil ya… Öyleyse maşuğumu hergün bir önceki güne nispetle daha da artmış bir iştiyakla seveceğim! Biliyorum çünkü, aşkta sevmemek ölümümdür.
Aslında her aşkta yaşanan bu ama bu yaşananın farkına yalnızca filozof varabildiğinden ancak filozof hakiki aşık, ancak filozof hakiki maşuk olabiliyor! Hiç sönmeyen, yakmakla kendini ışıldattığın ve daima ısınarak berkildiğin bir döngü…
Augustinus “Ah aşk, her daim yakıyorsun ve hiç tüketmiyorsun!” derken de bunu kastediyordu. Augustinus bir filozoftu. Fakat o aşkını ancak Tanrı’sının kaldırabileceğine inandı. Halbuki bilseydi ve bulsaydı yanışını başka bir filozofa beyan eder, bir ömür mesutça yaşardı.
Fazla gevezeliğe lüzum var mı? Böyle bir aşkta zerre miktar kusur bulabilir misiniz? O bahsedilen ve yakınılan ve mızmızlanılan aşklardaki bütün dertleri bu mihenge vuralım. Bakalım filozof aşkının geçemeyeceği bir sınav var mı? Olduğuna zerre miktar ihtimal dahi vermem!




Yorum bırakın