• Anasayfa
  • Yayımlar
  • Yazarlar
  • İletişim
Böyle Olmasın da!

Canlılar şişesinden dinsiz cin çıkaran büyücü, Evrim üzerine kesintili metefizik düşünceler -I

5–8 dakika

·

18 Ocak 2024

·

Genel

Bu yazı evrimi kabul edenler içindir.

İnsanlar kabul ettikleri düşünceler üzerine derin ve detaylı bir tefekkürde bulunmadıkları için aynı düşüncelerin son raddesine değin inip, içselleştirip önlerine bütüncül bir surette sunan herkesi aşırılıkla itham ederler. Bence bir mütefekkir ya rahip ya da laubali bir avare olmalı..

 X’te “beyza dogan ironisi” nickli meşhur bir hesap var. Bu hesap her şeyi avcı-toplayıcılıkla izah ettiği için büyük bir çoğunlukça alay konusu haline geliyor. “Ya bu da her şeyi avcı toplayıcılıkla açıklıyor, ahmağa bak. Halbuki biz oturduğumuz yerden konuya dair ne bir makale okuma ne de bildiklerimiz üzerine tefekkür etme azmindeyiz. Buna rağmen ilahi bir ilim feyziyle dediklerinin yanlış olduğunu idrak ettik. Ah ahmak kız, insanın psikolojik zeminini sen gel bize sor!” gibi sathî düşüncelerle iftihar ediyorlardır. Mevzubahis şahsın dediği şeyler mutlak doğrudur demiyorum. Ama evrim hadisesi üzerine inançla bulanmamış saf ve berrak bir tefekkürle katlandığımız takdirde insanın bütün eylem ve edimlerini mecburen iki kaynağa irca etmemiz gerektiği kanaatindeyim: Üreme ve Sürme(survive, varkalım, sağkalım, yaşakalma). Aslında üreme ve sürme iki ayrı ve ayrık kaynak değil, tek bir birleşik kaynağın iki veçhesi. Kim demiş ki üremek yaşamaktan gayrıdır? Bu ayrımı kim koymuş? Bunu iki ayrı adla adlandıran biz soyutlayıcılarız.

 Bir canlıyı gözlemlediğimde, bütün surî(formel) ve maddî özelliklerini üreme ve sürmeye irca edemez miyiz? Hayır ve şerrden azade bir savaş arenası olan doğada hangi akla hizmetle tavusun o görkemli, alımlı ve ışıl ışıl kuyruğu evrilir? Bütün canlıların çevrelerine nisbetle mükemmel yırtıcılara veya kaçıcılara evrilmeleri gerekmez miydi? Ya tavusun kuyruğu? Ne kaçmaya yarar ne yırtmaya! O görkemli kuyruğuyla gönene gönene salınan tavus dişilere şöyle seslenir: “Bir renk şelalesi, bir mucize numunesi olan şu harikalar harikası tüyleri, örüntüleri görüyor musunuz? Daha önce böyle bir güzelliğe tesadüf ettiniz mi? Peki böyle azîm bir ihtişam bu ölüm çarkında sağkalabilmişse iki arzunuzun da anahtarı olmaz mı?”

 Sanırım bütün canlıların suret ve tavrında bu ikililiği gözlemleyebiliriz. Peki acaba hangisi diğerini baskılar veya önceler? Herhalde bu soruya bütünü değil de parçayı esas bellediğimiz sürece hakiki bir cevap veremeyeceğiz? Parça nedir, yani birey/fert.. Doğada birey var mıdır? Bakışlarımızı canlılık(ne demekse?) serüveninin ortasına kabaca saplayacağımıza bu serüveni en başından bugüne doğru takip ettiğimizde öyle görünüyor ki hücre sadece uzviyet(organizma) için var. Bir hücre ölmüş, ne ki? Uzviyet sürüyor mu, sürüyor. Eh öyleyse devam! Hücre var bile değildir. Canlılığı kabaca içsel birlik diye tanımlarsak, hücre bu içsel birliğe nazaran yerine ya yenisi konabilecek ya da yokluğuna dayanılabilecek bir unsurdan ibarettir. Burada varoluşun en büyük gizemine tosluyoruz. Ne olmuş ola ki içsel birliği haiz olmayan unsurlardan içsel birliği haiz şeyler vücuda gelmiş? Ama bir varsayım var, unsurların içsel birliğini yoksayıyoruz. Belki de canlılık idrakimizi sadece dünyada gözlemleyebildiğimizle tahdit etmeyerekbütün mevcudata yaymalıyız? Evrenin canlı olmadığını kim söylemiş? Bigbang falan da sizi kurtarmaz. Hiçlikten çıkmak gibi düşünce düşmanı fizikçilerin (Krauss, Hawking vb.) ortaya attığı homurtuları ciddiye almayalım… Evrene hariçten(?) bir müdahaleyi kabul etmiyorsak ya her şeye canlı ya da her şeye cansız dememeli miyiz? Belki de içsel birlik anlamında can dediğimiz şey en başta zerrelerin kendilerinde barındırdıkları içsel birliğin tezahürüdür? Nasıl oluyor da her elektron aynı oluyor? Peki bize “her” edatının hakikatini kim söyledi? Belki de elektron dediğimiz şeyden bir adet vardır da başka elektronlar sandığımız şeyler o birin tezahürleridir? Bu sorgulamalar bitmez. Biz canlıyı içsel birlik olarak bilip yolumuza devam edelim.

 Öyle görünüyor ki uzviyet idrakimizi bir canlı bireyi veya türüyle kısmayıp canlılık adı altında icmal(tek bir bütüne ait olacak surette bir arada tutmak) edebildiğimiz her şeye kapsatmalıyız. Bütün bir dünyaya yek-uzviyet nazarıyla bakarsak öyle görülüyor ki sürmeyi üremeden ayıramayız. İkisi de aslen bir. Bu arzunun veçheleri bile farklı değil. Nihayetinde bir edim yahut kurulum yok ki! Bu arzu gerçekleşirken iki ayrı organizasyonda işliyor: Parça ve bütün. Parçanın gayesi bütün, bütünün gayesi kendisidir. Yani organizmalar parça/birey boyutundaki gayeleri sürmektir, ne ki bu sürmek de üremeye kenetlidir. Bu tek ve yalın arzuya bizler sürmek ve üremek gibi adlar veriyoruz. Gözlemlenen tek şey “varolmak”. Bunun için yapmak fiilini bile kullanmamalı. Hatta fiil bile kullanmalı mı emin olmadığım için gözlemlenen dedim. İsteyerek mi varoluşumuzu sürdürüyoruz? Burada özgür irade münazarasına girmeye hiç niyetim yok. Sadece anlamadığım bir hususu belirtmek isterim. Özgür iradeyi sınayabilmek için iki tane tamamen aynı arzulanabilirliği haiz seçenek lazım. Hayatta hiçbir vakit böyle eş arzulanabilirlikleri haiz seçeneklerle muhattap olmamayız ki! Sözgelişi seçenekler hakikaten eş arzulanabilirlikte olsa, bu sefer bizdeki unsurlar bu arzulanabilirliğe ket vurur. İçersindeki her şeyin kusursuzca aynılaştırıldığı bir ortamda bana eşit uzaklıkta özdeş iki ekmek bırakılsın. Ne ki bu sefer de yönler arasındaki fark benim için eş arzulanabilirlikte olmayabilir. Hayatta yaşadığım vakaların bilinçdışımda bıraktığı izler beni sağ tarafa doğru meyyal kılmış olamaz mı? Seçenekler aynı olsa insan aynı değil ki! 

“Arz-ı hâl etmeye cânâ seni tenhâ bulamam
Seni tenhâ bulıcak kendimi aslâ bulamam”

İnsanın, arzusu uyarınca eylediğinin bilincinde olduğunu ve fakat arzusuna kadir olmadığını düşünüyorum. Sonuçta kişi kötü bildiği bir şeyi isteyemez… Tabii evrensel bir kötüden değil, kişinin kötü olarak idrak ettiği şeyleri kastediyorum.

 Acaba bebeğiyle birlikte boğulan birisi, su baş hizasına yaklaştığı vakit biraz daha yükselebilmek için bebeğini aşağı doğru tutar mıydı? Herhalde o kişiye bağlı. Misal o kişi yaşlıysa veya yoksulluk ve hastalıktan kırılıyorsa tutmazdı. Genç, varlıklı ve zindeyse tutardı. Yoksul veya yaşlı olan “benim katlandığıma zaten yaşamak denemez. Ben zaten teneffüs eden bir ölüyüm. Kalbim bile baştan başa mürde… Bari evladımı kurtarmaya çalışayım. Belki o yaşayabilir…” diye düşünerek kendini feda edecektir. Varlıklı ve genç olansa “Bu bebeği ben doğurmadım mı? Onca ay çilesini çekmedim mi? Hem kurtulsa bile nasıl yaşar ki? Yaşayamaz. Hem doğuran benim, bir tane daha doğururum!” gibi düşünerek bebeği kurban edecektir. Elbette herkeste bu netlikte işlemeyeceğinin farkındayım. Ben bu işleyişin mekanizmasını kuşatma gayesindeyim. Görüyor musunuz bu parça-bütün ahengini? Ney daha yetkin surette varoluşu sürdürebilecekse o yeğleniyor.

 Peki temeldeki zemin buysa insandaki istisnasız bütün eylem ve edimlerin de bilinçli ya da bilinçsizce bu gayeyi haiz olması lazım gelmez mi?

***

İstisnasız bütün eylemler toplulukta olmaklık karakterini taşır.

Bütünlüğün korunumu çoğu bireyde zaten tesis edildiği için her eylemimiz karşı cinsi cezbetmek azmine yöneliyor. Bu bilince getirmenin de zemini olmalı. Yani bile bile bu azimde değiliz. Bildiğimiz ve bilince getirdiğimiz her edim bu zeminde varoluyor. Karanlık bir odada gün boyu tekbaşınalığım kesinken bile her eylemimde toplulukta olmaklığın izi ve yükünü görüyorum. Kendinden utanmak denilirken de, özsaygı denilirken de kastolunan budur. Ben nedir? Ben bir vehimdir. Sanki ezelden ebede sabit bir cevhermiş zannıyla kurguladığım bir vehim. Organizma açısından özsaygı nedir? Derinlerinde fokur fokur kaynayan arzu yüzünden topluluğun düzenini ifsada mani olabilmek için evrimleşen bir frenleyici.

Özsaygı demek, sen beni özsaygılı birisi olarak bil demek.

Bütün inanç ve önkabullerinizi paranteze alın ve arzunuzun yönüne, çekincelerinizin işleyişine, cezbetme azminizdeki şiddetin yoğunluğuna ve sizi hakikaten tatmin edecek o nesneyi bir inceleyin, açımlayın. Bütün düşünce ve planlarınız neyi hedefliyor?

Peygamberlik rolüne birinmiş birini tahayyül edelim. Bu adam neden böyle bir şey yapıyor olabilir? Çünkü kendisi kendisinin o anki yaşantı, birikim, öğretim, öğrenim, kabiliyet, imkan ve ortamını nazarıdikkate alınca en uygun ve kazançlı varoluşun bu olduğuna kanaat getiriyor. Demircilerin arasında büyüyen ve hayatında hiçbir hikemi sohbet veya yazıya maruz kalmamış birisi böyle bir şeyi en başta isteyemezdi ki! O adam zaten peygamberliğin hürmet gördüğü, kendisinin de bu varoluşa yönelik bütün meziyetlerle donandığı bir hal ve ortamdadır! Bu size ilk başta deli saçması gibi gözükebilir. Ne ki bir insan neden şiir yazar? Hali vakti yerinde, evli mutlu ve çocuklu bir insanın böyle işlere bulaşacağını zannetmem. Peygamber dediğimden de aman aman bir şey anlamayın. Kırsal bir alanda vahiy aldığını iddia eden herhangi birisi… Tabii vahiy aldığını iddia eden de bunu kabaca söylemez. Laf aralarında, sorulan sorulara imalı yanıtlar vererek, bildiklerini nereden bildiğini söylemeyerek başlar. Bende, siz fanilerin erişemeyeceği bir hikmet var. Ben de bunu öğrenemezdim ki, bu bana öğretildi vs.. Böyle tonla youtube peygamberi var. Youtube’un derinliklerine inerseniz karşılaşırsınız.

Bu yazılık diyeceğim son şey, ilkelere kadar inmeli ve düşüncelerimizi o ilkelerden hareketle inşa etmeliyiz. İlke ise kendisinden kopulan ve bir daha görüşülmeyen ucuz bir menşe değil, kendisinden neşet ettikten sonra bile etkisini her an etkin kılan bir hükmeden kökendir.

Bunu paylaş:

  • X'te paylaşın (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook' da Paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Bu yazı evrimi kabul edenler içindir. İnsanlar kabul ettikleri düşünceler üzerine derin ve detaylı bir tefekkürde bulunmadıkları için aynı düşüncelerin son raddesine değin inip, içselleştirip önlerine bütüncül bir surette sunan herkesi aşırılıkla itham ederler. Bence bir mütefekkir ya rahip ya da laubali bir avare olmalı..  X’te “beyza dogan ironisi” nickli meşhur bir hesap var. Bu…

Yorum bırakın Cevabı iptal et

  • Siberpunk

    Siberpunk

    10 Ocak 2026
  • Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    30 Kasım 2025
  • Çığıltı

    Çığıltı

    8 Kasım 2025
  • Yorum
  • Tekrar blogla
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Böyle Olmasın da!
    • Diğer 32 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Böyle Olmasın da!
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Kısa adresi kopyala
    • Bu içeriği rapor et
    • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
%d