Şiir okunmaya başladığında unutulan en önemli şey onun yazılış sürecidir. İyi bir yemek yerken onun nasıl yapıldığını düşünmek elbette zevki azaltır ama gurmeler önden giderek iyi bir yemeği kötüden ayırt etmeye çalışırlar. İyi bir kritiğin ya da şairin görevlerinden biri de göstermektir: İyiyi göstermek. Misal, Pound bunu sadece mantıksal önermeler kurarak metin analiziyle yapmıyordu, onun tarihsel önemi elek görevindeydi. Geleneği ve günceli kendi süzgecinden geçirip kalan iyi parçaları gösteriyordu. Zaman harcamayın, şunları okuyun. Bu gerçek bir yol göstermeydi. Cavalcanti okuyun demek okuyucuyu çok fazla gereksiz yükten kurtarır. Arnaut Daniel dinleyin demek ise okuyucunun kulağına büyük faydalar sağlar. Bu açıdan empirik denemelere verilmesi gereken önem azımsanır. İyi bir şiir Pound’a göre ciltler dolusu sanat eleştirisinden yeğdir. İyi bir eseri göstermek, yolu bitimsiz tarif etmelerle karıştırmaktan ziyade “işte yol bu, yürü!” demeye benzer.
Tüm bunlar da ne demek? Ben neyi gösteriyorum? Burada gösterdiğim şey karşımıza bir şiir aldığımızda ona nasıl davranılması gerektiğidir. Bunda en önemli kriterlerden birisi ise şiire bakıldığında aşağı yukarı ona harcanan zamanın tahmin edilebilmesidir. İyi bir şiirde mısraları ve kelimeleri değiştirmek zordur, kristal bir hal alırlar. Bir zerresinin imhası, tüm şiirin imhasına benzediğinde şiir muhkem bir haldedir. O yüzden bir şiir okunmaya başladığında sorulması gereken sorulardan birisi şudur: Bu şiiri alelade birisi 1-2 saatte yazabilir miydi? Cevap evetse, okunan şiir, şiir halini alamamış bir kandırmacalar manzumesidir. Özellikle modern şiirde bu oldukça yaygın. Peki nasıl oluyor da bu aldatmacaya sürekli olarak inanırız?
Bunun yanıtı sanatın kendini tamamıyla kendine dönük kopuk halde bulmasıdır. Kendi içine kıvrılan sanat, her türlü soyut saçmalamalarla savunulabilir ve kanıtlanabilir haldedir. O kadar çok çetrefilli ve anlaşılmaz bir haldedir ki müellifi bu giz perdesinin arkasına sığınır. Hiçbir temel üzerinden onu sınayamayız. Külli yahut cüzi bir deneyime dayanmaz, rölativistik olan her şeyi doğru haline getirir. Bu tam anlamıyla bir kaostur, kara deliktir. Her şeyi sömürür ve hiçbir ışık veremediğinden kendini göstermez. Temeli olmayan bir yerde her şey uçar haldedir ve her şey doğruluğunu yanlışlığından alır. Mesela şöyle bir şey demek mümkündür:
“ beni parçalanırken görmüşler
bunu gazeteler sakın yazmasın
ben ki unutmuşum bir uzvumu
Uzak drenajlı çöllerde yeşermeksizin
g*tlalerinde fışkırmışım”
Bunu tamamen salladım ki herhangi bir modern Türk şiir dergisinden de alsam bunu ayırt edemezdik çünkü bu şiirler bu gizemin ardına sığınan abuklamalardır. Eğer abuklama ya da bilinçakışı yapılacaksa bu tamamen mesnetsiz olamaz. Bu yöntemin üstad-ı azamı Joyce’nin Finnegans Wake’de bu sınırı aştığını çoğu dönemdaşı söyler. Oysa Ulysses’ta hepsi bir çatıdan neşet ederek anlamını kazanır. Genele baktığımızda kavranır şeylerdir, bir anlama dayanırlar. Oysa bu şiirlerde bir anlam dayanağı ortadan kalkar. İmgeler hayal edilemez derecede içe dönüktür, kelimeler sergenlerden çıkarılmış süslü tabaklar gibidir. İçleri boş gösteriştirler. Burada marjinal kelime kullanımına karşı olduğumu söylemiyorum, bunun kullanım sıklığına ve yerine işaret ediyorum. “Vidanjörler geçiyordu önümden” derseniz bu kendi başına hiç yoktan bir görsel sağlar ama bu tek başına ayakta duran bir şey değildir, bir deneyim parçasıdır. “Vidanjörler- suntalı diyarların köstek silahşörleri” derseniz işte burada tamamen ipler kopar. Soyutla somut anlamsız şekilde iç içe girer, kavranılmaz bir hal alır. Bunu yazan kişi bile anlamlandıramaz. Bir sözlük açıp janti kelimeler pazarından ürün apartıp caka satmaya benzer. Oysa dışarıdan görünen alakasız renklerin birleşmez görüntüsüdür. Non sequitur yapılacaksa buna dair güzel örnekleri göstermek ne denmek istendiğini kendi gösterecektir:
SONG
I am stuck in traffic in a taxicab
which is typical
and not just of modern life
mud clambers up the trellis of my nerves
must lovers of Eros end up with Venus
muss es sein? es muss nicht sein, I tell you
how I hate disease, it’s like worrying
that comes true
and it simply must not be able to happen
in a world where you are possible
my love
nothing can go wrong for us, tell me
[trafikte tıkılı kaldım bir takside
ki bu tipik
ve sadece modern yaşama ait değil
çamur tırmanıyor sinirlerimin kafesine
Eros’un aşıkları Venüsle mi bitmeli?
muss es sein? es muss nicht sein, söylüyorum sana
ne kadar nefret ettiğimi hastalıktan, bir kaygı gibidir
gerçekleşen
ve bunun olması mümkün olmamalı basitçe
senin mümkün olduğun bir dünyada
aşkım
hiçbir şey yanlış gidemez bizim için, söyle bana]
Frank O’Hara’nın bu şiriinde nasıl atlamalar yapıldığı gözükürken ortak bir metafora doğru sönümlenir bu dinamik atlamalar. Trafikte tıkılı kalmaktan hastalığa, aşkın mümkünatına ve umuduna doğru evrilen metaforlar bize bir şeyler anlatır, günlük deneyimi yüceltir. Takside tıkılı kalmak gibi bir modern dünya sıkıntısını oyarak yerine başka sorgulamalar ekler. Bu sadece bir psikolojik tahliller bütünü ya da içsel anlamsız sembollerin dışavurumu değildir. Bu, dışarıdan alınan deneyimin tekrar içeriden işlenip dışarıya yani dış dünyaya iletilmesidir. Altta ise güncel bir dergiden aldığım Tarık Tekoğul’un şiiri(internete düştüğü ve ben de bir okuyucu olduğum için alıntılıyorum):
Şair öldü, onu bir lamba gömdü
Mezarının başında avuca tükürük seansı
haz oranı üst bahislerse kapandı
Teknik seramik bir vahadan ithal, tozunu müritleri alacak
Hakikat yolundaki sineklere molalarının bittiğini söylemeli
Dördüncü periyot için buda’yı uyandırmalı
Ve kulağına fısıldamalı
Her gördüğün lebron player değil
Yine de her geceyi kadir, her fanteziyi karınca yiyen say
Sulamadan vahaları taramadan riskleri yeni satamadan eldeki narayı
Koç yeni taktikler için hakeme dayanıyor
Kanına serotonin, adrenalin ve ey şanlı ordu karışıyor
Geçerli basket bir de faul
Budur ve peki, hep yek tüm ordulara rağmen
Rağmen tüm tekstil devlerine ve
Ağababalarına çocukların
Şiiri youmlamak yerine buna benzer bir şiirin ne kadar kısa sürede yazılabildiğini göstermek için alta hemen benzer bir şey yazıyorum:
Şair öldü, onu bir kibritle gömdüler,
Mezarına kimse gelmedi
arzularda iddia oranları hep kesat
Eski bir yunan seramiğini Kütahya alacak
Hakikat dervişi hamamböceklerine
Çıkın şu inzivadan demeli ey sufi!
Ve ikinci yarı için konfiçyus ayıktırılmalı
Her gördüğün sakallı messi değil
Sen yine de her ayı ramazan, her hayali babun say
Bırakmadan nadasa risk analizi okumadan satamadan eldeki tarlayı
Teknik direktör hakeme saldırıyor
Kanında metamfetamin elması ve küffar çalıyor
Net penaltı ve kırmızı kart
Budur abi, hep yek topçulara rağmen
Rağmen tüm inşaat baronlarına
Ağababalarına çocukların
Ben bunu bir dakikada yazdım ve amacım hava atmaktan ziyade bunun ne kadar hızlı türetilip yeniden aynı anlamsızlıkta yapılabildiğini göstermekti. Bir kısmını aldım diye belki amacıma uygun kesmeler yapmakla suçlanabilirim, böyle bir durumda tamamını tekrar türetip ayrı olarak yayımlamak boynumun borcu olur.
Hasılı, önümüze gelen herhangi bir şiir normal okuyucuda bir şey uyandırmasa dahi ister istemez onu anlayamadığı için sevemediğini düşünür; yani sanat okuyucuyu aşkın bir yerde bulunan erişilmez bir bütün halini almıştır. Bu durumda şair, hep üstün bir konumda her şeyi dayatırken şiiri kamusal hayattaki deveranından keserek ölü bir beden haline getirir. Şair bir ölüyü teperken, okuyucu şiirin cenazesine bile gelmez:
“Şair öldü, onu bir kibritle gömdüler,
Mezarına kimse gelmedi “





Yorum bırakın