Onca şair arasından Metin Eloğlu’ya karar kılmamın nedenini hep sorgularım. Neden Yahya Kemal değil, Orhan Veli değil, Nazım Hikmet değil de Metin Eloğlu? Yıllardır heer şiir okumak istediğimde elime onun tüm şiirlerini alır, fal bakar gibi sayfa seçip okurum. Şaşırmadığım hiçbir falım olmadı, hepsi diri ve taptazeydi her zaman. Bunu düşünmeye başladığımda aklıma gelen ilk şey onun inanılmaz dinamizmiyle beraber yaklaşması zor -belki de imkansız- Türkçe kullanımıydı. Türkçe onun elinde öylesinde doğal bir akış haline geliyordu ki ırmaklar nasıl aktığını bilmeden akarsa Eloğlu da öyle yazıyor gibiydi.
İrdelemeye devam ettiğimde elime geçen şeylerden birisi de onun içerik olarak asla yavan olmayışıdır. O ne Birinci Yeni gibi sadece halkın zevkine takılı kalmıştı ne de İkinci Yeni gibi tamamıyla kopuk şeyler yazmıştı. O bunların inanılmaz bir senteziyle kendi yerini oymuştu adeta. Halkının şair çocuğuydu. Bu tabi ki anlaşılmadı, eloğlu muamelesi gördü.
İlk şiirlerinde özellikle Yine Düdüklü Tencere ve Sultan Palamut’ta kendine has bir ironiyle daha önce olmayan şeyleri Türk şiirine soktu. Alet çantası hep çok çeşitliydi: hikaye anlatabilir, ironi yapabilir, değişik formları iç içe geçirebilir ya da formları bozuma uğratabilirdi ve bunların hepsini kof şeylere harcamazdı. Güdümlüydü:
Kimi şiir başıboş, kimi şiir güdümlü;
Taş kırmak da önemli, şairlik de önemli.
(Akılsız Kalem)
Ondaki bu taş kırmayla özdeşleşen şairlik her zaman ekmeğini taştan çıkarırdı, her zaman yontar ve yonttuğu şey taşın hayali-ideası olmazdı. Gerçek bir taşa dokunur gibi ele gelirdi yazdığı şeyler. Eloğlu seçtiği nesneleri sürekli şairane verme arzusunda birisi de değildir, o nesneleri sadece verirdi yer yer. Bu veriş kendi kendini açımlardı, gösterirdi; saf us’a ait değildi:
Hayat usla kavranamaz demiş Heidegger
Ha babamın kuru keli
Ha Fındıkkıran süiti
Bitlerle pireler madamlarla müsüler
(Yarındaki Dünler)
Aynı zamanda bu nesne seçimleri kesinlikle sıradan değildir, birçok duyuya hitap eder şekilde rafinedir. Bazen yemek tarifi verir Eloğlu, bazen de bilinmedik çiçek, balık ve kuş adları. Böylece şiirini çok farlı yerlerden incelikle örer. Bir anda gökteyken, bir anda yere indirir ve bir anda renklere batırır tüm doğayı. Bunu ise asla yapay bir vıcıklıkla yapmaz, sanki cebinden çıkarır gibi ortaya saçmıştır tüm bunları, sanki tüm hepsi onda zaten var olan şeyleri bize kuyumcu gibi gösteriyordur:
Bizim ev sizinkine benzer mi, a evladım?
Bizim ev, dokuz göbekten asiller evi;
Çerkeztavuğu eksik olmaz ki bizim evden;
Hele patlıcanlı horhor kebabı,
Saray usulü sebzeli yahni,
Şahane usulde erişte graten,
Garnitürlü arnavutciğeri
Kraliçe çorbası,
Safranlı İstanbul pilavı...
(Aç açına bunları yazmak öyle gücüme gidiyor ki)
(Masal Masal Matitas)
Tüm bunların yanına argoyu ve ironiyi çok güzel yedirir Eloğlu, öyle ki kendisi artık onsuz düşünülemez. İleride şiir tarzını değiştirse de temelde bu yanından vazgeçmeyecektir. Yani içerik olarak halka ve halkın sorunlarına gündelik deneyim nezdinden bakan şair, bunu ironi ve halk diliyle oluştururken geçmişin formlarını ve konularını sürekli bozuma uğratır. Hece ölçüsünü bozar, kafiyeleri yarımdır, gazel formunu alır serbest yazar ama bunları hep çeşitli tekniklerle ve dil ustalığıyla yapar. Basit bir mazi reddiyesi değildir bu, onu modernize edip değiştirir. İç monologlar kurar, diyaloglar oluşturur, argo kullanır:
Kötüymüş, cahilmiş; bunlar hep peşin hüküm…
Dolmabahçe’ye yanaşın da –eğer yanaşabilirseniz-
İyi niyetle şöyle bir kolaçan edin:
Adam oturmuş memleketi düşünüyordu;
Ama önü havuzmuş da yelpazelenirmiş,
Ama yediği önünde, yemediği ardında,
Ama…
Nankör herifler, aması yok bu işin;
Adam oturmuş bal gibi memleketi düşünüyordu:
(Bit Yeniği)
Sonraki şiirlerinde ise Eloğlu değişimden korkmaz, Odun ile değişmeye başlayan Eloğlu Horozdan Korkan Oğlan ile başka bir şeye evrilir. İkinci Yeni’nin hakim olduğu zamanlarda o yine kendi yerini hemen oluşturur. Bu sefer daha imgesel yazan Eloğlu yine de dil ustalığı ve halk dilini bırakmaz. İronisi eskisi kadar belirgin olmasa da temelde her zaman hissedilir. Adeta kendi kendine farklı bir akımda yazıyor gibidir. Başlıkları ironik seçimlerden çok çağrışımı güçlü kısa kelimelere evrilir. Zurnanın Zırt Dediği Yer, Ufuklarda Yükselen Nazenin Balon’lar Çalpara, Zımpara, Değilleme, Masa gibi başlıklara dönüşüverir. Eloğlu biraz daha kendi içine dönmüştür:
Bir hız gelsen, hemen olsan, sonra yazlar;
Bunca yıldan tatmadığım bir tırança balığı…
Belki gözlerinin kıymığı şu denizler!
(Eşçil)
Ama hala da halkının çocuğudur. Türkiye’nin yerini, geleceğini ve umutlarını benimseyip yazar:
Güze doğru İstanbul’da bir kuş öter yazları
Kuş ne, yaz niye, İstanbul nere a deli
Burası önce Türkiye, sonra Pompei’nin son günleri
(...)
Yani Türkiye’yi bulmak kolay, Türkiye avucunun içi
Ama gerçek yerini kimselere belletmeyeceksin
Adama gülerler valla
(Türkiye’nin Adresi)
Eloğlu zaman ne kadar ilerlese ilerlesin ince Türkçe hassasiyetinden ve ironisinden şaşmayarak kendine ayırdığı yeri sürekli berkitir Türk şiirinde. Önce Kadınlar’da(1984) dahil eski Metin Eloğlu’ndan iz bulmak kolaydır:
İnsan kendini pek ödeyemiyor
Sen dur bende var
(Azıcık)
Tüm bunları düşündüğümüzde İsmet Özel’in neden Eloğlu’nu modern şiirin zirvesine koyduğu daha da anlaşılır hale geliyor. Eloğlu ne sadece özel konuların ne de sadece büyük anlatıların adamıdır, o her zaman bu ikisi arasında mekik dokur. Bu mekiği ise Eloğluca bir muhteşem Türkçe iplikleriyle dizer. Daha önce görülmemiş bir dil-türetimi ve dil inceliğine çok çeşitli teknikleri bindiren Eloğlu şiiri tam da doğru şekilde modernize eder. Bu haliyle onu zirveye koymamak için fazla sebebimiz yoktur. O şiiri hem form hem içerik olarak kusursuza yakın şekilde icra ederken şairin en büyük görevini kepenek gibi giyinerek yola çıkar: Halkının çocuğu olup ona kendi dilinden bir yol çizmek. Ufuklarda yükselen nazenin balon gibi onu izleriz, uçarı ve şık.





Yorum bırakın