Bir dostumla yazışmamızın ertesi günü ona yazdığım cevabı paylaşıyorum.
Geçenki sohbetimizde “özel değilsem niçin yaşayayım/intihar etmeyeyim” demiştin, ben de sana bu soruyu kabul etmediğimi, sorunun yoz bir soru olduğunu ve asıl yapılmalnın, seni bu uçurum sorusunu sormaya mecbur bırakan temel yanılgı ve dogmalara katlanarak(reflect) onları kaldırman olduğunu söylemiştim. (Çaktırma, kaldırmak’ı şimdi kullanıyorum). Bu yanılgıları hakikaten kaldırmalısın. Ya ortadan kaldır(iptal) yahut da gençlik demlerinden kendi kemaline ereceğin(kuvveden fiile intikal edeceğin) vakte değin depoya kaldır(muhafaza). Ama elinde tutma. Bu yakıcı soruları kavrayıp da ne iptal ne de muhafaza etmeksizin sadece irtifâen yukarı kaldırmak seni yora yora yakar. Ama unutma, bu işlemin adı “kaldırmak”tır, -kendini- “kandırmak” değil! Henüz cevaplamaya muktedir olmadığın bir sorunun ağırlığı altına girmemek… Bu soruya henüz tahammül edemezsin. Sorma.
Tabii soruyu sormuyorsun diye de boş duramazsın. İlkin Haşlakoğlu’nun harikulade bir yazısının son kısmını alıntılıyorum:
“İnsan, bu açıdan bakıldığında, hayatını hangi rolde sürdürürse sürdürsün, olmakla olmamak arasında bir sınır oluşundan kaynaklanan mutlak imkan konumunu hupokrites[Haşlakoğlu, Kadim Yunanca’da “aktör” anlımda gelen kelimenin “ayrımda/sınırda duran kelimeleriyle ifade edildiğini bu yazısı da dahil pekçok yazısında belirtiyor.] olarak asla terk etmez. Bu nedenle: “olmak ve olmamak, işte bütün mesele bu!”, çünkü olmak ya da olmamak tümüyle ancak kendi varlığının derinliğinde hem olma hem de olmama halinin aynı anda ve birlikte söz konusu olduğu hupokrites bir varlık tarzı için “bütün mesele”dir de ondan. Üstelik, bu durum, sadece sanatta değil, öncelikle hayatın bilinen en temel önkabulünde kendisini gösterir. Persona, hem maske hem de oynanan rol anlamlarına birlikte gelir. Bir aktörün kendisiyle rolü arasındaki ayırımda durduğu sürece aktörlük yapabildiği gibi, insan da, aslen ait olduğu indirgenemez mutlak imkân konumuyla, büründüğü göreceli imkân arasındaki “ayırımda durduğu” sürece ‘insan’ olabilir. Demek ki, her şeyden önce insan, sanatla ilişkisi ne düzeyde olursa olsun göründüğü bedeni ve büründüğü benliğiyle dünya sahnesine — bunun farkına varıp varmaması bir yana – bir oyuncu olarak doğar. Bu nedenle, resim yapmayı mümkün kılan, ressam olmanın hiç bir zaman mutlak biçimde gerçekleştirilemeyecek olmasıdır, aksi taktirde resim ve ressam bir ve aynı şey olacağı için resim yapma sadece anlamını yitirmez aynı zamanda da imkânsızla şırdı. …İnsan, tüm sosyolojik ve psikolojik belirlenmelerin ötesinde imkan ve zorunluluk arasındaki kategorik ayrımın kapanmaz uçurumda ontolojik bir meçhul olarak barınır. Bu nedenle, insan varoluşu, tümüyle mümkün bir özellik gösteren olmak ve olmamak arasında asılı kalmış doğasından muzdariben, sürekli biçimde içten içe zorunlu bir varlık haline gelmeyi arzular. …Bu nedenle, ne aziz ne de katil oluşu insanı zorunlu bir varlık haline getirmez. Olsa olsa mümkün varlığını eyleminin zorunlu sonucu olan o sıfatta sürdürür. İşte sanat, bu anlamda, eyleminin gerektirdiği sıfatça belirlenen insanın, yine de bu sıfata indirgenemez mümkün varlığını, kendisini zorunlu bir varlığa dönüştürme amacıyla gerçekleştirdiği yapıt olarak gözler önüne serer. Sanatta insanlıkla yaşıt “ölümsüzlük” ve “kalıcılık” temaları, doğrudan, işte insanın bu zorunlu varlık haline gelme arzusunu içereen imkansız eylemiyle ilgilidir. Bu nedenle, resim ve belki de tüm bir sanat, tıpkı Gılgamış gibi söz konusu imkansız girişimi sembolik olarak gerçekleştirme ritüelidir de denilebilir.”
“Özel değilsem intihar ederim” düşüncesi sana da epey çocukça bir sızlanışı andırmıyor mu? Kendimi tekrarlamama müsaade et..
Herhangi birimiz ne özel, ne de diğerimizden zekiyiz. Hepimiz üç aşağı beş yukarı eşit bir kuvveyi haiz surette varolmaya başlıyoruz. Başlangıçtan sonra bizleri birbirimizden ayıran tek şey meraklarımızdır.
Evet özel değilim -ama özelleşebilirim! Evet ne orada ne burada, ne gökte ne yerde, ne ulvi ne sufli bir bireyim.. Mutlak bir muallaktayım -ama bir sonuca sarkabilirim! Bence insan, mümkün ile zorunlu arasında asılıkalmış bir sarkaçtır. Ne ki sanat/din(duyu-duygu) ve/ya felsefe(kavram) vasıtasıyla kendine katlanarak “oluşunu”, “var” kılacak yöne doğru sarkıtabilir.
Bu mümkün-zorunlu zıtlığını epey mühimsiyorum. Mutluluğun sırrı dahî buralarda gibi geliyor. İnsan ancak bağrında serpildiği hem bireysel hem de toplumsal zemin ve zamanı tahlil ve bu tahlil doğrultusunda seçeceği yolu tayin etmek suretiyle mutluluğa erebilir. Mümkünlerin efemer(ephemeral) zeminindeki efemer bir mutlulukla ye’se kapılmayacak ve dahî kemalimize erebileceğimiz zorunlu zemine yer-leşeceğiz.
Aslında her insan bu saydıklarımı bilinçsizce de olsa ediyor… Fakat bu eylem zihinde bir ikinci farkındalığa erişemediğinden kör ve ham kalıyor. Var olan insan, kendini imkanlara doğru fırlatılmış buluyor. İmkanlarını var kılmak/gerçekleştirmek ona kalmış. Birinci halde sahici, ikinci halde gayri-sahici bir varoluş sözkonusu..
Herkes kendini var kılmak peşinde. Kimisi bunu kendisi olmasa olmayacak en basit şey olan çocukla başarıyor. Kimisi sanat, kimisi felsefe, kimisi siyaset… Bence hakiki mutluluğu sahiden arzulayan herkes sanat ile felsefe arasında yurt tutmalı. Felsefeyle bilip, o bilgisiyle de kendini en yoğun ve sahih surette var kılmalı.
İşte, bu sebeple kitabımın adı “Tezahürlerim”. Çünkü her şiirimde canımı(psukhe) başka bir surette tezahür ettirerek daha da var kılıyorum.




Yorum bırakın