• Anasayfa
  • Yayımlar
  • Yazarlar
  • İletişim
Böyle Olmasın da!

Bir Kapanmaz Boşluk

5–8 dakika

·

6 Mart 2024

·

Eren

Bir dostuma yazdığım cevabı paylaşıyorum.

Bu konu hakkında insanlarla sürekli ve fakat dağınık ve parça parça konuşuyorum. Şimdi senin için düşüncelerimi bir dost üslubunda toparlamaya çalışacağım. Dost üslubu derken hakikatten tavizi değil, samimiyetten tavizsizliği kastettiğimi anlamanı rica ederim.

Mutlu olmanın muayyen[tayin edilmiş] bir yolu yordamı yok. Bu çağda mutluluk herkesin meçhulü.. Ne kültürlerin[dinle kaynaşık vaziyette] yüzyıllar süresince keskin ve kesin kıldığı bir kaideler manzumesine, ne de sağın ve sağlam bir felsefî dizgenin damıttığı kılavuza sahibiz.. Bu çağda bütün harikuladelik(merveilleux) anlayışları ve bengilik(ezeli ve ebedi) hasretleri silindi. Tabii bu siliniş, bir binadan rengin gidişi, bir bedenden gençliğin yitişi gibi katı ve ham bir nazarla kavranabilecek bir siliniş değil… Elbette hala bir “insanıkamil” addettiği şeyhinin eteğine yapışmakla “hakikat”e -her ne demekse- ereceğine inanan insanlar var. Hep de olacak. [Burada kastedilen “insanıkamiller”, eteğine yapışmakla ne idüğü meçhul hakikate erileceğine inanılan kimselerdir.] Onları kendi hallerine, geçmişlerine bırakalım ve bugüne dönelim. Bugün.. çöküyor ve bunalıyoruz… Hıza yetişemiyor, yavaşa yetemiyoruz. Bilmezlik bizi çökkün(de-pressive) ve bungun ediyor. Sanki beşeriyet, Akif’in şu mısralarını bir ağızdan terennüm ediyor:

“Barındırmaz mısın koynunda ey toprak derim, yer pek
Döner imdadı gökten beklerim, heyhât gök yüksek
Bunaldım kendi kendimden, zaman ıssız mekân ıssız
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın
Düşer hüsran, kalkar ye’se[yeis, despair] çarpar serseri alnın!”

Çevrene bak, kim mutlu? Mutlu bir tanıdığın var mıdır? İnsanlar artık çökkünlükleriyle övünüyor!! Aslında övünmüyorlar.. Başka şansları yok.. Herkes bungunluk ve çökkünlüğün pençeleri altında meyus meyus kıvranıyor. Mahşerdeyiz.. Kimse kendinden başkasıyla kat’a meşgul değil; hiçbir bireyin diğerine teveccüh edecek mecali yok…

– Gurûbu seyredecektik demin, değil mi? Yazık
O pempelik bile mağribde bir hayal artık!
Yetîm ufuklara çökmüş de akşamın hüznü,
Acıklı sîneye dönmüş, çevir de bak yüzünü.
“Yetim ufuklar”ı okşar durur şu anda şafak,
Şafak sönünce de, yıldızlar okşayıp duracak;
“Acıklı sîne”yi dersen, güneşlidir yarına.
Fakat benim gecemin simsiyah ufuklarına,
Şu kubbeden ne ziya var ilâç için, ne sadâ,
Bütün nasibi o ıssız, o sermedî yeldâ!
Harîm–i kalbime indim mi, titrerim tir tir,
Adım başındaki iz, çünkü bir gurub izidir.
Evet gurub izi, lâkin adem misâli derin,
Tulû’u mahşere kalmış batan güneşlerimin….
Neden fakat, heyecanın? Nedir yüzündeki yaş?
Sonunda yolcunu incitme, ey güzel yoldaş!
Hüda bilir ki dayanmaz, taş olsa bir sîne,
O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine.
Hayır! Yakar beni derdimle âşinâ çıkman,
Bırak ben ağlıyayım, sen çekil de karşımdan.
Belâ mı kaldı ki dünya evinde görmediğim?
Bırak şu yaşları, hiç yoksa görmeden gideyim!

Peki.. Ne yapmalıyız?

Özel olmadığımızı bilmeliyiz.

İnsanlar arasındaki katiyyen sonlanmayan iktidar mücadelesini terk etmeliyiz. Bu öyle rezil bir mücadele ki mağlupsan ölüm mağlubiyeti, galipsen Pirus galibiyeti… Kime neyi ispatlıyorsun? İspatlasan ne olacak? Bu kıyım çarkından çıkabilmeliyiz..

İnsanı sevmeliyiz. Dostluklar kurmalıyız. İnsan çok yüce bir varolan olduğu için değil, insanın insan başka sığınacak kimsesi olmadığı için.. İnsanız ve insana “yaklaşmaya mecbur ve yakışmaya mahkumuz”. Bunu ne kadar seri kabullenirsek o kadar hızlı yola koyuluruz… Ne ki bu dostluklar -geçen de bahsettiğim gibi- duygu değil, akıl temelli dostluklar olmalı. Evet, böylesini bulması zor.. Ne ki öbüründe de acı dolu ayrılıklar kesin… Bulana kadar aramalıyız. Ararken de gelişmeliyiz.

Kibri bırakmalıyız. Ezeli ebedi bir ruha inanmadığımızı varsayıyorum. Herkesin aynı insan olduğu, bizi birbirimizden ayırt edenin şartlar ve meraklarımız olduğu ve insan bilerek “kendi için” kötüyü eyleyemeyeceği için eylenen her kötülüğün cehaletten neşet ettiğini bilmeliyiz. Herkesi affedecek yahut suçsuz sayacak değiliz. Herkes haklı değildir ama mazurdur. Herkesin bir özrü vardır. Bu hakikat, aciz bir varolan olarak bizi rahatlatır. Senden üstünsem aslen benim üstünlüğüm değil, şartlarımın üstünlüğü olduğunu bilirim. Sen de şart ve imkanlarımın konusu olsaydın aynılarını eylerdin. Ne eylemişsek kendimiz için en iyisi olacağını düşünerek eylemişizdir. Ne olmuşsak olabileceğimizin en iyisi olmuşuzdur. Buyuz, dahası değil. İnsanlığa bu nazarla bakınca hiç kimseyi üstün yahut alçak görmüyorum. Herkes benim kadar yüce, herkes benim kadar alçak. Herkese karşı mutlak bir merhametim var. Bu merhamet hali, içimdeki iktidar hırsını söküp aldı. Evet, bazısı hafif bir miskinliğe sürüklenmiyor değilim ama içimde bir karadelikle dolaşacağıma tatlı bir miskinliği yeğlerim..
“Günlük hayatta merhamet kelimesini acımak manasında kullanırız. Merhamete acımak demek, merhameti hiç anlamamak bir tarafa, ahlaktan uzaklaşmak anlamına gelebilir. Acımak dediğimiz histe mutlaka büyük bir kibir ve varlığı idrak edememe hali vardır. Bir hastaya, bir yoksula, boğazlanan bir hayvana vs. acırız. Doğru kavram mı tartışılır ama doğru ahlak acımak değil, merhamettir. Merhamet, varlıkta olmak demektir. Ölmekte olan birisinin varlıkta olması için ona yardım edebilirim. Zalimim zulmünü engelleyerek de ona yardım edebilirim. Hayattan çıkması daha hayırlıysa, hayattan çıkmasını dilemek de merhamet olabilir. Hekim, kangren olmuş organı keserken merhametinden onu keser. Bir insan kurban keserken merhametinden keser. Hukuk gereği cecazalandırmalar, babanın çocuğunu tedibi vb. hep merhametten dolayıdır. Acımak, hayatın bir yönünü ötekinden üstün sayarak aşağıdakileri yukarıya kaldırma arzusu taşır. Yetimi, yoksulu yukarıya taşımak isteriz. Bu acıma duygusuyla baktığımızda aslında varlığın bütününü idrak edemeyiz ve zihnimizde zenginlik, güç daima daha büyük bir değeri haiz olur. Acımayı ahlaktan çıkartan şey, güce, muktedirliğe ve geleneksel olarak şekillenmiş iktidara duyduğumuz özlemdir.”

Hafızanın tahakkümünden özgürleşmeliyiz. Bugüne gelmeliyiz. İnsan hep geçmişin hasret ve ızdıraplarıyla malûldür… Halbuki mutluluk ve şifa “bu” günde, tam da “bu” anda ve ayaklarımızın hemencecik dibindedir. Bugünee gelebilirsen göreceksin. Tabii bugüne gelmek kibri bırakmadıkça ve bütün hayata bir merhamet nazarıyla bakmadıkça mümkün olmaz [dipnota bakınız]. İnsanlar hala on yıl önce kendilerine karşı işlenmiş bir ayıbı dert ediniyor… Kendini küçük görmese, küçük şeyleri de dert etmez. Düşünebiliyor musun?? Onyıllar boyu kin ve hırsında mahpus kalıyorsun. Gelişemiyor, taşlaşıyorsun. Beton binalar gibi inceliksiz bir katılık… Böyle birisi mutlu olabilir mi? Kin güden ve hırsıyla güdülen istisnasız herkes mutsuzdur. Çünkü zulüm sadece ileride zalime evrilecek mazlumlar doğurur. Kinini taşıyan, gördüğü zulmü unutamayan mazlumlar zalimlerine dönüşürler. Herkes celladına hayran kalır. Sonuçta bir düşün, mazlumlar nerede serpiliyor? Zalimin pençeşinde. Kişiliği de o pençede şekilleniyor. “Beni ezmiş, demek ki yol ve yordamı doğru ve fakat kendi bozuk. Ben de aynısını yapacak, güçlenecek ve başını ezeceğim!”. Baskıcı ebeveynler, çocuklarını kendilerine dönüştürür. Çocuk hoşgörü timsali mi? Hoşgörüsünü bile baskıyla tatbik eder. Hafızadan özgürleşmek, insanlardan özgürleşmektir. Şimdiye dek hayatıma kim girmiş, kim çıkmışsa reziliyle fazılıyla hepsini affettim. Hepsi de hayatıma girdi, bana bir bilgelik bahşetti ve “ben” onlardan ve yaşattıkları olaylarından ayrıldım. Kimsenin tahakküm veya tasallutunda değilim. Aslında affetmek, o kişi ve olayın dışına çıkmaktır. İnsanlar hep olaylara saplanır kalır. Sana eylenen bütün kötülüklere bakıp “affettim!” diyebilecek misin? Affedebildiğin, yani dışarı adım atabildiğin gün mutluluğa adım attığın gün olacak.

Yaratarak yaratılmalıyız.

Şimdilik düşünebildiklerim bunlar. İlerisini ancak sorularının zihnimde açtığı kayranlarla düşünebilirim.

Unutma, herkes ızdırap çekti. Herkes ağladı. Herkes bunaldı. Herkes bu yolları arşınladı. Ve herkesin yüreğinden şu şiir bir kere yankılandı:

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

DİPNOTLAR:
1- Geçenlerde yazdığım bir yazı:
-Anladım ki kibri neredeyse herkes yanlış gözlemliyor. Kibir, kendinden “aşağıdakileri” görüp de kibirlenmekten ziyade, hep ama hep kendinden yukarıdakileri görerek aşağıl’ık duygusunda yutularak bu duygunun ters aksiyle kendin dışındakileri aşağılamaktır. Kibir, kendini aşağılamadır(öztahkir?). Kendini o denli aşağı’lık, o denli aciz görüyorsun ki sürekli aşağılandığın ve aşağılanacağın vehmine kapılıyor ve temin edebileceğin her yerden güç temin etmeye çalışıyorsun ki aşağılanmalardan azade kılınasın… Hodperest, kendini sev(e)meyen/nefret eden kimsedir.
-peki yanlış gözlemleyenlerin “kibir” dediği şeyin aslı nedir sizce
-Bence olayın teşhisi doğru, olan şey hakikaten de kibirlenme ve fakat tahlili yanlış. Kibrin yönü, aslı esası farklı. İnsanlar tekebbürü gözlemleyince hemen yukarıdan aşağıya dökülen basit ve kaba bir süreç sanıyorlar. Halbuki süreç, aşağıdan yukarıya fışkırırken kendine çarpıp etrafa saçılmakla işliyor…
Aslında yapılmış her gözlem için bunu söyleyebiliriz. Olayın “bilgisi/teşhisi” doğru, çünkü teşhis, sonuca nisbetle biliniyor. Ama olayın oluşumunu/tahlili gözlemleyebilmek için nazarın direkt gözünden olaya değil, ilkin benliğine(kendini tanımak), sonra benliğinden olaya aksetmesi lazım…

Bunu paylaş:

  • X'te paylaşın (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook' da Paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Bir dostuma yazdığım cevabı paylaşıyorum. Bu konu hakkında insanlarla sürekli ve fakat dağınık ve parça parça konuşuyorum. Şimdi senin için düşüncelerimi bir dost üslubunda toparlamaya çalışacağım. Dost üslubu derken hakikatten tavizi değil, samimiyetten tavizsizliği kastettiğimi anlamanı rica ederim. Mutlu olmanın muayyen[tayin edilmiş] bir yolu yordamı yok. Bu çağda mutluluk herkesin meçhulü.. Ne kültürlerin[dinle kaynaşık vaziyette]…

Yorum bırakın Cevabı iptal et

  • Siberpunk

    Siberpunk

    10 Ocak 2026
  • Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    30 Kasım 2025
  • Çığıltı

    Çığıltı

    8 Kasım 2025
  • Yorum
  • Tekrar blogla
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Böyle Olmasın da!
    • Diğer 32 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Böyle Olmasın da!
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Kısa adresi kopyala
    • Bu içeriği rapor et
    • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
%d