Müsaadenle ilkin görüşlerimi üstten bir üslupla kabaca belirteyim.
İnsanın bir tek kendine üzülüp bir tek kendine sevinebileceğini biliyorum. Bu ya doğrudan ya da dolaylıdan gerçekleşir. Ama sen sana isabet etmeyecek bir şeyden etkilenmezsin. Bunda hiç kuşku yok.
Goethe’nin şu mısraları benimle çelişmez:
Oysa sana isabet etmeyeceğ’ titrersin
Ve hayatta yitmeyeceğe daim ağlarsın
Burada bahsolunan, kendiye isabet etme imkanı olan şeylere karşı duyulan korku ve ümidin dizginsizliğidir. Ve evet, Goethe’yle çelişmekten sakınmalı… Belki biraz cüretkar davranıp şu manaya denk düşecek bir mısra ekleyebiliriz:
Meğer ağlayıp titrediklerin sende aksetsin
Uzun süredir acaba insanı devindiren temel saik nediri düşünüyorum. Şu sıralar şöyle bir kanaate vardım: Şudur denilebilecek bir cevabı yok. Parçacık-dalga ikiliği gibi hem öyle hem Böyle denilebilir.. Aslolan kendiyi arzulamak. Ama doğada kendi bir birey değil, bireyler bütünü olarak varolur. Hücre-Uzviyet ikiliği. Hazzı ise her eylemin muharriki/eşlikçisi olarak görüyorum. Haz olmasa eyleyemezdik ve fakat haz kendi için istenemez. Bu öztahripci(Self-destructive) bir tavır olurdu… Ama beden düzeneğimizde haz sırf kendisi için değil, varoluş bütünlüğünü (hücresel ve uzviyetî) sürdürmek ve üretmek için. Bireyler(hücre/parçacık) var ama topluluk(dalga/uzviyet) suretinde deviniyorlar. Kadim çağların sözsüz ve gür güneşli mesut toplulukları yitince biz tekbaşına kalakalan şaşkın hücreler olduk…
…
Bu ikili kaynağın(hücre-uzviyet/birey-topluluk/parçacık-dalga) tezahürü iktidar hırsıdır. KendiYi muktedir kılmak, ben varım demek! Öz varlığımı yok sayacak, seyreltecek, aşağı-layacak vb. her eylem kendiyi çileden çıkartır. Kendimize toz kondurmamak ve varoluşumuzu başka kişi ve olaylar üzerinden tasdik etmek durmadan uğurlarında debelendiğimiz şeylerdir…
Ama herkesin “içten içe” kendinin ne bok olduğunu bildiğini de düşünüyorum. Zaten bunca çaba aczimizi bildiğimiz için ya! Çocukluğun her şeye rağmen “kendini saf bir şekilde akışa bıraktığı” hissi de buradan gelir. Kendimi mutlak muktedir bilirken ve hayat kendim için taptaze ânlardan ibaretken -onulmaz travmalar tecrübe etmemişsem- elbette her nesne ve olay kendisini bana böyle arz edecektir.
…
Neyse. Bu iktidar hırsı iki uç arasında salınadurur: Rehavet ve Kibir. Aslında ikisi de aczimizin inkarıdır. İlki kaçarak veya hiç denemeyerek ve ikincisi ezerek veya sürekli ezilerek. Mutlak mağdur veya mutlak mağrur.
Burada kibirle ilgili kısa bir yazımı alıntılamamı hoşgör:
-Anladım ki kibri neredeyse herkes yanlış gözlemliyor. Kibir, kendinden “aşağıdakileri” görüp de kibirlenmekten ziyade, hep ama hep kendinden yukarıdakileri görerek aşağıl’ık duygusunda yutularak bu duygunun ters aksiyle kendin dışındakileri aşağılamaktır. Kibir, kendini aşağılamadır(öztahkir?). Kendini o denli aşağı’lık, o denli aciz görüyorsun ki sürekli aşağılandığın ve aşağılanacağın vehmine kapılıyor ve temin edebileceğin her yerden güç temin etmeye çalışıyorsun ki aşağılanmalardan azade kılınasın… Hodperest, kendini sev(e)meyen/nefret eden kimsedir.
-peki yanlış gözlemleyenlerin “kibir” dediği şeyin aslı nedir sizce
-Bence olayın teşhisi doğru, olan şey hakikaten de kibirlenme ve fakat tahlili yanlış. Kibrin yönü, aslı esası farklı. İnsanlar tekebbürü gözlemleyince hemen yukarıdan aşağıya dökülen basit ve kaba bir süreç sanıyorlar. Halbuki süreç, aşağıdan yukarıya fışkırırken kendine çarpıp etrafa saçılmakla işliyor… Aslında yapılmış her gözlem için bunu söyleyebiliriz. Olayın “bilgisi/teşhisi” doğru, çünkü teşhis, sonuca nisbetle biliniyor. Ama olayın oluşumunu/tahlili gözlemleyebilmek için nazarın direkt gözünden olaya değil, ilkin benliğine(kendini tanımak), sonra benliğinden olaya aksetmesi lazım…
[Dostum kendi ahvalinden bahsediyor ve ona binaen rehavete varıyorum]
Burada o hep bahsettiğim tembellik işin içine giriyor gibi… Bir kere güzel bir olayı tecrübe ettim ama sonlandı. Hiçbir ussal(rational) gerekçem olmamasına rağmen böyle bir olayı bir daha tecrübe edemeyeceğimi düşünüyorum. Ehhh, öyleyse ne yapayım… koltuğuma çökeyim.. günlerimi çökkün çökkün heba edeyim. sonuçta çökmüş, üzülmüş ve belki haksızlığa uğramışım… Hiçbir şey yapmamaya hakkım var..
İnsanlar çökkünlüğe(depression) gündelik hayatın müsaade vermez akışına karşı vicdanî bir hak kazanmak için bilinçsizce müracaat ediyorlar.
Vicdanını ikna edebilmişsen her tembelliğe ikna olabilirsin..
Evet, üzülmüşsün ama bu üzüntünün içindeki o tembel, o daima rehavet ve uyuşukluk isteyen ağırlığın tininden geldiğini hatırlamalısın!
Goethe Faust’ta Şeytanın sebeb-i hilkati için harikulade bir izah sunuyor
Gayretleri gayet kolay gevşer insanoğlunun
Mutlak rahatı ister biraz vakit geçince;
Şeytanı yoldaş ettim ben de yanına onun
Tahrik etsin, etkilesin, o da yaratsın diye.
İçimizdeki her duygulanım bu iki ucun medd-cezirlerinden ibaret
Ya aşırı coşkunuz ve bütün varoluşumuzla çelikten bir gürze dönüşüyoruz
Ya da onulmazca çökkünüz ve her bir zerremiz kendiye yüklenen ağırca bir yük oluyor.
Ama bu ikisi de iktidar hırsıyla bağlantılı!
Gürze dönüşmüşsem iktidarımı ezerek sağlıyorum
Herkese ezdiysem en muktedir benim diyorum
Çökmüşsem de kendimi bu savaşlardan soyutlayarak
Ya
Evet, hiçbir savaşın parçası değilim.. Olsam alayını ezerim! Ama işte.. Değilim..
Ya da
Ah başıma gelenler… Ben ne bedbaht, ne bedmizacım! Felek bana haksızlık etmeyeydi ben de beni ezenler gibi olmasını bilirdim! Ama işte.. Feleğin çarkı kalbimi ve bütün cevherlerimi öğütmüş… Elimde değil..
Bahsettiğim şey biraz Aristo’nun fazilet öğretisi gibi. Kriz ânında ne yapmalısını değil de o krize varmamak için geniş çerçevede nasıl yapmalısını söylüyor.
Yoksa halihazırdaki bir çökkünlüğe karşı sadra şifa hiçbir söz yoktur.





Yorum bırakın