İki yıl önce yazdığım bir söyleşinin ilk yarısını üslubu hafifçe tadil ederek yayımlıyorum.
“Nihayet doyan aşkın harika etkisin’ bilir misin
Ruhları özgür kılınca, gövdeleri güzelce bağlar”
-Schiller
Görkem -Tamam tamam, hadi kapat artık. Daha da sakın bu konuyu açma!
Eren -Görkem, Görkem! Hey, buradayım. Hoş geldin demek isterdim ama… Konuşmana ister istemez kulak misafiri oldum, insan şu güzelim yeniyazda ne demeye münakaşa eder…
Görkem -Ohh, dur bir soluklanayım. Tamam ilerleyebiliriz. İlk gördüğümüz yere oturalım mı?
Eren -Tabii ki.
Görkem -Her seferinde “bu aşk işlerinden elimi eteğimi çekeceğim!” diyorum, yeminler, sözler ediyorum ama sonra gidip bir oğlanın mah cemaline, albenisine, ışıltısına kapılıyorum…
Eren -Sence bu kapılmalar neden bitimsiz kapılışlara dönüşemiyor?
Görkem -Bana zaten malum olan şeyleri anlattırma. Aşk işte, her şeyden inciniyor, her şeyden neşeleniyor, her şeyden telaşa düşüyor. İlk aylar elbette bambaşka… Dudak dudağa yaşayıp dudak dudağa ölmek. Biricik istek budur. Ama insanın insanla denkleşip uyuşması o kadar zor ki… Hani, insanın eti yenmez, derisi giyilmez.. tatlı dilinden başka nesi var? Ama bu oğlanlar… Bu oğlanların canları aşınmış, hiçbir ince sureti yansıtmaz olmuş. İlişki olgusunu yüceltiyorlar ama kendi ilişkilerinde cüce benliklerini daha da cüce kılmak için etmedikleri yok. Evet, etleri tatlı..ya zihinleri? Madem bu olgu bu denli yüce, e kendi mikroskobik sefaletini bırak da yücelelim değil mi? Yoook, kendini her şey sanıyor ya, her şey olabilme imkanını yitiriyor.
Eren -Cehlimürekkep işte..
Görkem -Kesinlikle! Sorun tam da ne biliyor musun? Kendi küçüklüğünü teşhis edememe. İstisnasız her ilişkinin bütün bağları usanmadan kemireduran bir melun yaratıkla, alışkanlıkla boğuşması gerekiyor. Ama bunu hangi ilişki başarabilir? İnsanlar daha sevgide bürünülen rolleri taviz verme zannediyor! Ah ah, çok üzülüyorum… Bu eziş seyrinde hangi kişilik, hangi can, güzelliğini koruyacak?..
Eren -Sence bu eziş seyrinden özgürleşmenin bir yolu var mı?
Görkem -Serzenişlerimi görüp halimi anlasana… Sence var mı?..
Eren -Evet! Bu sorun üzerine o kadar çok katlandım(reflect) ki!.. Bir sonuca vardım.
Görkem -Duyalım.
Eren -Bence hayati nokta başlangıçtır. Başlangıç, sonucu da belirler.Malumun, iki aşık karşılaştı mı bahsettiğin “Dudak dudağa yaşayıp dudak dudağa ölmek” hissi bedenleri apansız kuşatıp damarlara dolar. Peki iki aşığımız sence birbirleriyle bu denli mest iken karşıdan duydukları rahatsızlıkları birbirlerine bildirebilirler mi?
Görkem -Kesinlikle hayır…
Eren -Peki bu biriken rahatsızlıklar kişide bir alacaklılık hissi oluşturmaz mı?
Görkem -Nasıl yani?
Eren -Mesela sen ve ben sevgiliyiz diyelim. Bencilce ve ahmakça olduğunu düşündüğüm bazı hal ve hareketlerin var. Bunları süreklice tekrar ediyorsun. Ne ki kör kütük aşık olduğum için en küçük bir kırma ihtimalini bile göze alamıyorum. Hep içime atıyorum. Fakat bir süre sonra içimde “ben onun ne ahmaklıklarına sabrettim, o da biraz bana sabretsin” gibi aslen vehmî olan bir alacaklılık hissi oluşur. Senin bundan haberin bile yok! Birden kötü ve bencil davranışlarıma maruz kalırsın. Laf etmeye kalkarsan da kendini savunma fırsatı vermeden palazlanır, çıngar çıkarırım.
Görkem -Evet… Benzer durumları hep tecrübe ediyorum.
Eren -Şimdi de bu birikmişlikler ve palazlanmaların karşılıklı olacağını düşün. O sevgililer ilkin en uyumlu ikili olsalar bile sonradan yozlaşmamaları, birbirleri için bir yürek yarası olmamaları mümkün mü?
Görkem -Pek mümkün görünmüyor. Çözümü söyle.
Eren -Dürüstlük! Evet, zor ama başka bir çare yok. İki kişi ilişkilerinin başlangıcından itibaren birbirlerine en küçük rahatsız oluşları bile bildirecekler. Bu bildirişle sana duyduğum sevgimi, benliğimin daima ezici ve yutucu doğasından esirgeyebileceğim. İşte daima ıskalanan hayati nokta budur. İnsanlar ilişkilerini korumak için dikkatlerini hep dışarıya odaklıyorlar, halbuki ilişkiyi tüketen daima insanın kendi benliğidir. Karşındakini daima taze, daima yeni bir aşkla sevebilirsen hangi dış unsur bu kutlu aşkı yozlaştırabilir?
Görkem -Hakikaten epey doğru sözler söyledin. Peki bu dediklerin nasıl uygulanacak? Kim gözlerinde kendi canını en harika bir surette seyrettiği insana birden “şu şu şu huyundan rahatsızım” deyip ânın büyülülüğünü bozabilir?
Eren -Olgun insan bozabilir. Zaten ergenler bu dediklerimi işitemez bile… Dediğim her şeyi gelgeç ve gidimli hislerin değil, o genelgeçer ve kalımlı, o yüce hissin hakiki tutkunları için söylüyorum. Biraz daha sağın(exact) misal verirsem: Bir kişi yürek yemeli, yüreklilik sergilemeli. O büyülülüğe göğüs germeli. Bütün getiri ve götürüler ortaya ne kadar hızlı serilirse o kadar hızlı devam yahut tamam kararı verilebilir. Son olarak, bilirsin, bazı kişilikler kendilerini nasılsalar öyle kabul ettirmeyi beklerler. Aksine bir söz, yücelten bir eleştiri duymaya tahammülleri yoktur. Oldukları halin biricik, yani kusursuz ve yetkin bir hal olduğunu sananlar nasıl olur da gelişme ve yetkinleşme kıpırtısı sergileyebilir ki? Halbuki aczini bilen insan kendini yetkinleştirecek hiçbir aracıya burun kıvırmaz. Görmüyor musun! Adam beş yaşındayken benimsediği prensipleri yirmi yaşında da benimsemeye devam ediyor! E kardeşim, beş yaşında benimsediğin bir şeyin hakikate sadık olabilme ve seni mutluluğa iletebilme imkanı ihtimali nedir? Bu gibi kişiliklerle mutluluk kapıları açılmaz. Beş yaşlık prensiplere kapılıyorsan zaten mutluluk diyarına gelme…
Görkem -Karşı çıkamadım… Ben hak etmeyenlerdenim…
Eren -Yok, gayet de hak ediyorsun ama tembelsin! Cehalet ile bilgelik arasındaysan, yani filozofsan her şeyin en kutlu ve mutlusunu hak ediyorsun!
Görkem -E nasıl olacak… Kim aşka karşı zafer kazanabilmiş de ben kazanacağım?
Eren -Biz bilmeye kabil biricik kişiler olarak aşkı bilirsek, onu çözersek ona karşı zafer kazanabiliriz.
Görkem -Bir dakika, bir dakika. Henüz aşka layıkıyla dolanmadan aşkı bildiğini, aşkın o dolanıklığını çözdüğünü söylüyorsun… öyle mi?
Eren -Çözdüğümü söylemedim… Ama çözebiliriz.
Görkem -Balı kavanozundan yalıyorsun.
Eren -Bence sen hala dilin tahakkümü altında mutlu olmaya çabalıyorsun…
Görkem -Hayır da, şuracıkta aşktan bahsediyoruz sen gene tutturdun dildir… Ne alakası var yahu?
Eren -Bunu bir ara detaylıca müzakere edeceğiz. Şimdilik özün özü kabilinden şunları söyleyeyim: İnsanlar olgu ve olaylar karşısında etkilenip duygulanmışlar. Kendilerini etkin kılan duygulara güzel ve görkemli, edilgin kılanlaraysa ürkünç ve tiksinç adlar koymuşlar.
Görkem -Sorun nerede?
Eren -Sabırlı ol ve harikayım, sevinçliyim ve mutluyum dediğin ânları hatırla.
Görkem -Hatırladım.
Eren -Peki sevinç, mutluluk ve harikalık arasındaki farklar nedir?
Görkem -Kuşkusuz, harikalık en yüksek hissediştir. Sanatkarlar yaratırken harika hissederler. Mutluluk ile sevinçteyse kararsızım. Ya da en yükseğe harikalığı, ortaya mutluluğu, en alta da sevinci koyayım. Evet, son kararım budur.
Eren -İşte! Ben getirmeden sen geldin. Sana üç farklı ada sahip üç duygu arasındaki farkı sordum. Bir sıralama yaptın. Diyorum ki bütün duygular etkin’lik duyusunun farklı şiddetlerinde farklı adlandırılmasıdır. İnsanlar gönüllerince farklı şiddetteki duygulanımlara farklı adlar koymuşlar. Etkin duygulara ve edilgin duygulara yalnızca birer ad koyulsaydı ve insanlar duygu şiddetleri arasındaki farkları da bu adların önüne gelecek çeşitli sıfatlarla sağlasalardı hakikate sadık davranmış olurlardı.
Görkem -Yani verdiğim sıralama için konuşursam şöyle mi demeli: Sevinçli için az mutlu, mutlu için mutlu ve harika için çok mutlu.
Eren -Kesinlikle! Tabii, insanlardan böyle bir davranış beklenemezdi. Hem bu şiiri de öldürürdü. Ama şimdilik güzelin peşinde değiliz.
Görkem -Ben güzelin peşinden ömrümce ayrılmam!
Eren -Ahahaha benim de pek ayrılasım yok. Hem kim bilir, güzelin peşinde olmasak da belki vardığımız yerde hakikat ile güzeli kucak kucağa buluruz..
Görkem -Öyle olsun… Peki aklıma hafif tehlikeli bir soru takıldı…
Eren -Sor bakalım.
Görkem -Sence duyguları hakikate sadakat göstermeyerek adlandıran bu kalpazanlar, neyi böyle adlandırmışlardır ki?
Eren -Sanırım görkem beğefendi konuyu şiirle iştigalime getirerek canımı ve canımın bakımını adlara teslim ettiğime, yani abesle iştigalime vardırmak azminde… Doğru mudur?
Görkem -Evet… Yakalandım…
Eren -Benim şiir yazmam son derece ciddi ve eğlenceli bir hazırlıktan ibarettir, felsefeye hazırlık. Bu kadar. Şiire aşık değilim.
Görkem -Bak şurada bir sandalye bir de kutu gibi bir şey var, gel artık oturalım… Oturalım ki duyguları reddettikten sonra aşk kelimesini kullanman beni biraz fenalaştırdı…
Eren -Ahahaha pekala. Sandalyeye buyur, spordan yeni çıktın, yorgunsun. Hem bizi gören “adama bak, küçücük çocuğu ayakta bırakmış” demesin.
Görkem -… İlk konuşmalarımızda senden epey tırsıyordum.. Zaten ebadım malum, seninse maşallahın var… Ne vakit ahengine kavuşup o yavaş ve yayvan konuşman hızlansa, mimiklerin heyecanla taşsa ve muhatabının üzerine doğru avaz avaz bağırmaya başlasan illallah ettiğim bir hoca, titan suretinde rüyama girip kabusum olmuş da beni kovalıyor sanırdım…
Eren -Ahahahahahahaha inanır mısın hiç farkında değildim…
Görkem -İnanırım canım, inanırım. Zaten farkında olsan bir “su mizaçlı” olarak bir ateş mizaçlının üstüne öyle abanmazdın.
Eren -Şimdi de sandalyeyi ters çevirip oturman o arkalığı siper niyetine kullanmak için mi? Bu kadar mı özdenetim yoksunuyum…. Ateşinle uyuşamıyor muyum?
Görkem -Hayır, hayır tabii ki… Arkalığı önlük edince ileri doğru yaslanabiliyorum. Bak, bu sayede hem dip dibe hem de temassızca konuşabiliyoruz.
Eren -E bu riski niye alıyorsun? Ya birden çağlarsam da sakınamazsan?
Görkem -Olabilir! Ama ne yapayım, huyum bu. Karşıtlıktan, çelişkiden, riskten yoksun alelade zevklere var bile diyemiyorum… Mümkünse kutuplardaki son dal parçasında tutuşayım!
Eren -Son dal parçasında tutuşunca bütün canlılar ısı ve ışığına teveccüh edecek… Aslen istediğin budur değil mi?
Görkem -Daha önce bu isteğimin aslını hiç soruşturmamıştım… Ama şimdi düşününce, evet haklısın…
Eren -Niye birden geriye doğru çekildin? Ne düşündün de benden esirgiyorsun?
Görken -Boşa konuşuyoruz, boşa!
Eren -Anlayamadım…
Görkem -Erenciğim, Erenciğim, Erenciğim… Ah naive feylesofum… Bal, bal deyip durmakla ağzına gelmez ki… Sen mutluluk, aşk deyip duruyorsun. Kuram değil, eylem gerek! Ödünç verdiğin Faust’u önce kendin okusaydın bilirdin. “Man is his deeds”. İnsan eyledikleridir, dahası değil. Öbür türlü herkes herkestir. Yani herkesin gizli bahçesinde açan çiçekleri vardır. Ama vermeye az bulurlar yahut vakitleri olmaz. Herkesin içinde bir Platon barındığını düşünüyorum. Hatta Platon’u bırak, ben ve sen bile böyleyiz. Eylemlerimiz ve onlardan bize yansıyan etkiler bizi farklı kılan biricik etkenler. Sen mutluluğu soruşturup benden daha çok biliyorsun, evet. Ama onu tanıyan benim. Pervane ve mum meseli. Artık bu mesele dahil olman lazım. “Yaşamaktakidir övmek istediğim, o da ölüm özlemiyle alevlerde kıvranır”. Goethe, Goethe, Goethe! Alevlerde kıvranmak demişken, Buda’nın metafiziğe reddiyesini bilir misin? “Yanan bir evdeyken ev ve yangının neliğini soruşturmayı bırakıp bir an önce evden kaçmalı”. Ben de Platon’u okuyorum, felsefeyi en yüksek etkinlik sayıyorum. Ama kendimi hakikat için hakikat gibi bir dogmaya kaptırmadım. Bir ötedünya inancımız yoksa, ki yok, ânı feda edemeyiz. Tek bir inancımız olmalı: kutlu ân. Felsefenin maksadı, ânı lanetleyen dogmaları batıl kılmaktır, o kadar. Bilgelik kitabının dilinden konuşursam: “Yaşam kısa ve gönül darlığı veriyor. Ne sonda bir kurtuluş, ne ölümden bir dönüş var. Bir tesadüf sonucu doğduk, yaşamdan sonra da doğmamışa döneceğiz. Soluduğumuz hava bir duman, akılsa yürek çarpıntılarından gelen bir canlılık… Bunlar yoksa, gövdemiz kül, ruhumuz boş bir esinti. Evet, günler gölge gibi gelip geçiyor, ölümden dönüş yok, mühür basılmış. O halde gel, gel de güzelliklerden kâm alalım. En pahalı şaraplarla, parfümlerle yıkanalım, baharın bir tek çiçeğini bile gözden kaçırmayalım, güller solmadan kendimize güllerden bir taç örelim! Bu zevküsefaya hepimiz katılalım, cümbüşümüzün izine her yerde rastlansın ki payımıza düşen, biricik hissemiz budur…” Ben dediğim şey önceden yoksa, bu ben inşaî ise, sadece şu ân vardır, o kadar. Bence kalkıp her bir yeni ânı kutlamalıyız.
“Yine rahmeti bikıyas yine işret oldu demsaz
yine geldi bu yeni yaz kutlu kadem bastı yine
yine yeni hazineden yeni hilat giydi cihan
yine verildi yeni can ot u ağaç sesdi yine
ölmiş idi ot u şecer dirilüben geri biter
müşriklere nükte yeter var eyledi nesli yine”
Budur! n her dem varoluşumuza kutlu bir kademle geliyor, peki biz ne yapıyoruz? Onu geçmişle ve/ya gelecekle lanetliyoruz! Hayır, bölme beni! Sen diyorsun “felsefe, ölüme hazırlıktır, şiir de felsefeye hazırlıktır” e ne anladım! Ölüm nedir bilmiyorum. Aklı olan ölümü var saymaz. Kimmiş ki bu ölüm, neymiş gücü kudreti?
“Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele
Uzaktan işmar edip durmasın bana
Gelsin bana dokunsun
Alnının çatında değil belki
Ama bir iriminde aklının
kalsın kokum.”
Gelir mi, gelmez. Ölüm ölüm dedikleri rahiplerin yalanları! Geçininiz! Ölünce hiçlik mi var, e ne demeye ölüme hazırlanıyoruz? nını toz etmek için her çabayı deniyorsun! Aklın var mı? Var. Öyleyse bilgeliğin ölümün değil, yaşamın bilgeliği olsun. Mezarlıklara değil de şenliklere varasın. Haydi kalk, haydi haydi!
“Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ-yı tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan
Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa‘d-âbâda.”
Yürü servirevanım yürü, kalk gidiyoruz.
—Devam Edecek—





Yorum bırakın