Sarp- Yok, basbayağı yok. Acaba bana uygun biri için zamanı yutmam, sıkmam, ne bileyim şu günle gece döngüsünü yirmi dört saatten fazla bir zamana sıkıştırıp didinmelerimle kahruperişan mı olmam gerekir? Kimlere değsem sönük, soluk…
Eren- Hemen uçma be! Gel istersen bu konuyu etraflıca konuşalım. Bakalım derdine derman söz neymiş. Tabii her şeyden önce derdin neymiş.
Sarp- Peki.
Eren- Söyle bakalım isteğin nedir?
Sarp- Yalnız ve sevgisiz hissediyorum ve bu boşluğu dolduracak bir sevgili istiyorum. Bu kadar.
Eren- Bu kadar olmadığını biliyoruz! Önceki sohbetlerimizden az biraz sezmiştim ama doğrudan dudaklarından çıksın isterim, nasıl bir sevgili arzu ediyorsun ki yalnızlık ve sevgisizliğin sonlansın?
Sarp- Şimdi dudaklarımdan bir söz çıkacak ama sanırım senden başkasına karşı bu söz hayatta çıkamazdı. Seni öyle aşırı sevdiğimden falan değil, yanlış anlama…
Eren- Ahahah tamamdır yanlış anlamam ama nedenini merak ettim.
Sarp- Nedeni aşikar.. Çünkü hiçbir şeyi yargılamayacağını biliyorum.
Eren- Evet, hiçbir şeyi yargılamam.
Sarp- Bu huyunu çoğu zaman garipsiyorum. Hatta dediğim aşırı aşırı ilginç ve pek çoklarınca tiksinç sayılacak şeyleri bile gayet doğal karşılıyorsun. Kendi tiksinçliğimden ziyade senden ürkmüyor değilim… Ne bileyim, acaba kan delisi yahut dillendirilmez fetişlere sahip bir katille, bir sapıkla yan yana mı yürüyorum?
Eren- Yani takdir edersin ki öyleysem bile bunu ifşa etmezdim.
Sarp- Tabii ki tabii ki…
Eren- Ama öyle olsaydım da seni öldürmezdim merak etme.
Sarp- Ni..
Eren- Hayır, seni aman aman sevdiğimden değil! Sebebi basit: Toplumsallık ihtiyacımı en fazla seninle giderebiliyorum. Diğer insanlara karşı bırak düşüncelerimi özgürce ifade edebilmeyi, istediğim dili bile kullanamıyorum… Biraz yakınabilir miyim?..
Sarp- Buyur.
Eren- Genellikle uzun öğrenim inzivalarım sonucu illa birileriyle muhatap olmak zorunda kalıyorum. Ama hitap etmesi gereken bensem aman rabbim… Kendimi o kadar eksik ve yoksun hissediyorum ki… Dilime gelen sözleri telaffuz etmeden önce uzun bir ayıklama mesaisi sarf ediyorum. Tabii bu ayıklama hem lafzen hem manaen. Biliyorsun Türkçe’de fiil sonda olduğu için hitabetlerine titizlenip emek vermemiş insanlar -ki bu bir dili konuşan insanların neredeyse yüzde doksansekizine tekabül eder- katiyyen uzun cümleler kuramaz. Yollarına hep kısa ve birbirlerine zoraki tıkıştırılan çirkin ve sakat cümlelerle düşe kalka devam ederler. Dürüstlük gerekirse senin halin de daha dört ay önce bu reziletten pek farklı değildi. Kutlu havakürem seni de kuşatıp kendisine maruz bıraktığı için istemeden yüceldin! Ahahaha!
Sarp- Yani… Ben pek farkında değilim ama öyle diyorsan… öyledir…
Eren- Seni temin ederim ki öyle.
Sarp- Şimdi aklıma geldi de şey çok garip -daha doğrusu sen konuşmamızın başında sormuştun bir metnin iyi yazılıp yazılmadığını teşhis edebilir misin diye işte o vesile oldu- insanlar bütün gün durmadan sosyal medyada yazışıyorlar, belki sevgilileriyle geceler boyu flörtleşiyorlar ama dil kullanımına dair hiçbir bilinç geliştiremiyorlar. Bu bilinç mesela müzikte gelişiyor, sence neden?
Eren- Harika bir yere parmak bastın. Aynen öyle, bütün gün yazışsalar bile dil kullanımına dair hiçbir bilinç geliştiremiyorlar çünkü henüz dili konuşamya başlamadılar! Sana bir şey daha söyleyeyim, insanların her ne kadar bütün gün müzik dinleseler bile müziğe dair bir bilinç geliştirmediklerinden eminim. Kime sorsan kendi spotify çalmalistesi bir numaradır. Hiç kendi müzik zevkine kötü diyen birine tesadüf ettin mi?
Sarp- Etmemiş olabilirim. Ama dili konuşmak derken ne kastettiğini anlayamadım.
Eren- Şimdi oraya geliyorum. İnsanlar dili konuşmaya başlayamadığı için dile ve kullanımına dair hakiki bir farkındalık geliştiremiyorlar. Geceyi aydınlatan yıldırım çakışları gibi gömüldükleri dil karanlıklarında ara ara tesadüfi farkındalıklarla bazı cüzi konularda aydınlanıyorlar, o kadar. Anlık bir ürperiş ve sonra karanlığa tekrar gömülüş… Müzikte de durum aynısı. Birisi hiçbir müzik eğitimi almayacak ama kendi spotify çalmalistesi kıyas götürmez surette fevkalade olacak öyle mi? Mesela ben kendi müzik zevkimin kötü ve ham olduğunu kabul ediyorum. Bu konuda eğitimsizim. Ama çalmalistesini Uzi’nin teşrif ettiği adam bunun farkında değil! Bir ara istersen repçilerin güftelerindeki -onların tabiriyle “lyric”lerindeki- dil ve anlayış yoksunluğu hakkında da müzakere ederiz. Şarkı ve şiir arasındaki adeta kategorik diyebileceğim ayrım burada yatıyor. Neyse, konuyu dağıtmadan dile döneyim. En son ne demiştim?
Sarp- Dili konuşmaya başlayamadığı…
Eren- Tamam! Hatırladım. Şimdi sana Haşlakoğlu’ndan nefis mi nefis bir “tirad” alıntılayacağım ahahaha. Tirad değil tabii ki, Kdo’daki derslerinde söylemişti. Şöyle diyor Haşlakoğlu:
“İdeolojik bağlamdaysa dil -logosu zimmetine geçirdiği için- seni konuşuyor. Her dilin kimliği olduğu için! Her dilin bir kimliğinin olması logosu nasıl zimmetine geçirdiğinden geliyor. Sen o dilde doğduğun için de logosun dilini unutuyorsun. Daha doğrusu adım adım logosun dilinden bir dile düşüyorsun. Dolayısıyla kendi dilinden logosu düşünmek demek kendi dilinin imkanlarını bir kimlik olarak logosa uyumlamak, logosa has kılmak demek. Kendi dilinden düşünmenin esprisi bu. Bunu niye ancak kendi dilinden yapabilirsin? Çünkü logosu kendi dilinden öğrenmişsin de o yüzden. Logos’un dili bir dil değil, dil. Ortak. Sen önce kendi dilinde dilin seni konuşmasını durdurman lazım. Dili konuşmaya başlaman demek, düşünmeye başlaman demek. Dil seni konuşurken elindeki kimliği sana giydiriyor, sen dili konuşurken hakikatin kendisiyle ilişki kurmaya başlıyorsun. O zaman kendi dilinden düşünmek o kimliğin imkanını genişletiyor. Bir dil’de ortaklık olmaz, bir dilde ortaklık sadece kimlik, milliyet vs. suretinde olur, hakikat bağlamında olmaz. Logos, Heraklit’te doğrudan hakikatin dili, bir dil değil”
Sarp- Hakikaten nefismiş… Şu cümleye bilhassa bayıldım: “Doğrusu adım adım logosun dilinden bir dile düşüyorsun”.
Eren- Değil mi! Haşlakoğlu bu dil ve bir dil ayrımını galip ihtimalle Yalçın Koç’tan almıştır ama bu hikmetin yayılması lazım!
Sarp- Değil mi!
Eren- Şimdi demek istediğimi anlamışsındır. Sen bir dilden hürleşip dile, yani ortak logosa varamadığın müddetçe ne yaparsan yap düşünemiyor ve bir dilin edilgin kuklası olarak gelip geçiyorsun.
Sarp- Gerçekten de öyle…
Eren- Felsefe tam da budur. Yani bir dilden, kültürden ve geçmişten hürleşebilmek. Kültürü anlamışsındır, geçmişten kastım da âna varabilmek.
Sarp- Dediklerine katılmamak mümkün değil.
Eren- Ben yine esridim gittim. Ah bu felsefenin esriticiliği… Kusura bakma, senin sevgili isteğine dönelim.
Sarp- Ondan önce merak ettiğim bir şey var. Beni öldürmeme sebebin sadece dil olamaz. Şair arkadaşların var ve senin de belirttiğin gibi daha kaç ay önce ben de bir edilgin kuklaydım… Zeka farkı olduğunu da düşünmüyorum. Nedeni nedir?
Eren- Sanırım en temel neden merak’daş ve heves’daşımsın. Merakıma eş bir merakla karşılık verebiliyorsun. Bu merakdaşlık da bizi pek çok noktadan bir’leştiriyor.
Sarp- Anladım, mantıklı. Sevgili isteğime dönelim öyleyse.
Eren- Hay hay. En son ağzından fena bir söz çıkacaktı…
Sarp- Evet… Ben bir köle istiyorum. Sevgilimi hep zayıf bir köle olarak hayal ettim.
Eren- Hmm. Kırmızı Oda diye meşhur bir dizi vardı, seyretmiş miydin?
Sarp- Yok.
Eren- Orada zengin bir adam köye gidip başlık parasıyla genç bir kız alıyordu. Alıp evine götürdükten sonra kızı ne ailesiyle görüştürmüş ne de evden çıkartmıştı. Kız belki kırk yıl bir evin içine hapsedildi. O kız, adam ölüp gittikten sonra bile evden çıkamıyordu, travma olmuştu. Dizide de bunu çözüyorlardı. Böyle bir şey mi tasarlıyorsun?
Sarp- Yani bu biraz uçuk… Ama yok, köylü istemem. Ben şehirli ve zayıf bir köle istiyorum.
Eren- Hmm, öylesinin denk gelmesi zor değil mi?
Sarp- Eski sevgilim öyleydi işte.
Eren- Ee devam etmemiş.
Sarp- Ailevi sorunlar…
Eren- Köylü teklifini düşünceme bu etkenleri de dahil ettiğim için etmiştim. Bu şuna benziyor: Zeki kişi sınavlarda iki hamle ötesini, yani soruları hazırlayanların ahmaklık ve önyargılarını öngörüp cevaplarını ona göre verir, tek hamlede kalarak hakiki cevabı işaretleyip soru yanlış diye ağlamaz. Ben de bu dediğimi Türkiye’de ailelerin ilişkilere dahiliyetlerini gözönüne alarak demiştim.
Sarp- Eren… Köylü kız felsefeden ne anlayacak, onunla ne konuşacağım?
Eren- E sen eğitip öğret! Vaktini tiktokta ve instagramda heba eden şehirliyi köylüye tercih mi ederdin? Hem sen köylüleri ne sanıyorsun be!
Sarp- Olmaz. Şehirli istiyorum.
Eren- Hmm…
Sarp- Hmm? Konuşsana, beş dakikadır susuyorsun.
Eren- Bu isteğine katlandım da(reflect)… Bir köle istiyorsun çünkü kendine güvenin yok.
Sarp- Bundan emin değilim.
Eren- Tane tane gidelim.
Sarp- Olur.
Eren- Bir köle istediğinden bahsettin.
Sarp- Evet.
Eren- Kendine hizmetçi tutacak olsan nitelikli mi yoksa niteliksiz mi bir hizmetçi tutardın?
Sarp- Nitelikliden kastın nedir?
Eren- Arzu ve emirlerini yerine getirebilecek özellikleri haiz olması. Güç gibi, sağlam anlayış(understanding/müdrike/anlak) gibi, insaf gibi vb.
Sarp- Elbette nitelikli olanı tutardım.
Eren- Niteliksiz olan en başta emirlerini ya güççe ya da anlayışça yoksun olduğu için hakkıyla anlayamaz yahut anlasa da yerine getirebilemezdi değil mi?
Sarp- Haklısın.
Eren- Peki bir insanın kendisi için iyi gördüğünü seçeceği hakkında bir kuşku var mı?
Sarp- Bu konuyu çok konuştuk, yok tabii ki.
Eren- Kölenin efendiye nisbetle niteliksiz olduğunu kabul edeceksindir. Öyleyse bir insan sevgili olarak neden efendi değil de köle ister?
Sarp- Yani bilemedim, bu analojide hata var gibi…
Eren- Hayır! İki olayın logosları aynı! Sebebi gayet basit: Çünkü hizmetçinle ilişkinde gireceğin iktidar mücadelesinde neredeyse mutlak galip olarak başlıyorsun. İdamesi de güvencede. Halbuki sevgililik öyle mi? Güzelliğin, bakımın, bakışımın seyrine anında kapılıp kendini gönüllü bir köle olarak bulabilirsin.
Sarp- Aşkı bile böyle bir köle efendi mücadelesinden ibaret mi görüyorsun?
Eren- Sadece aşkı değil, bütün ilişkileri bundan ibaret görüyorum. Aslında bu ibaretlik, nazarımda fizik olaylar gibi neredeyse zorunlu. İki benlik karşılaşıyor, karışıyor ve bunlar aynı yetenek ve yeterliliklere sahip olamayacakları için biri birine galebe çalıyor. Galip olan efendi, mağlup olan da köle mertebesine varıyor.
Sarp- Sen bu köle-efendi kelimelerinden ne anlıyorsun?
Eren- Haklısın, kelimelerin taşıdığı duygu yoğunluğunu gözönüne alıp bu kelimeleri kullanırkenki kastımı savımın başında açık ve seçik kılmalıydım. Köle deyince bağ kurduğu kişiye iradesini on konudan altısında tabi kılmış kişiyi anlıyorum. Efendiyse tabi olunandır. Anlayacağın, bir kişi birine köleyken bir başkasına efendi olabilir ve bu mertebeler günbegün ve belki anbean değişmeye müsaittir. Düşünürsen bu dediğimi hemencecik doğrularsın. Örneğin sevgililer, her daim karşı taraftan bir sadakat alameti beklerler. Geçen X’te bir video seyrettim. Kız gazoz içiyor ve içmesi için oğlana uzatıyor ama oğlan içmeden önce kızın dudaklarının değdiği kısmı parmağıyla siliyor, bunu gören kızsa şişeyi hemen oğlanın elinden alıp gazozun içine tükürüyor ve oğlana epey yüksek bir sesle tükürüklü gazozu dudaklarının değdiği kısmı silmeksizin içmesi ültimatomunu veriyor. Daha fazla açık ve seçik kılmaya lüzum var mı?
Sarp- Yok… Çok iyi anladım…
Eren- Ama dediğim gibi, genelde sevgililer diğerine göre ya hiç sivrilemez ve bu köle-efendi cedeli birliktelikleri boyunca değişimlice sürer ya da biri fevkalade mütehakkimdir(dominant) ve efendiliğini daha ilk andan sabit kılar. İşte sen kendinde böyle bir sabit kılıcılık göremediğin, kendine güvenemediğin için bir köle istiyorsun. Halbuki kendine güvenseydin efendi niteliğinde bir kız ister, onunla mücadele eder ve kendine “nitelikli bir köle” yaratmış olurdun. Öbür türlü niteliklisi varken niteliksizi seçmen imkansızdır. …Niye sustun?
Sarp- Yani, yalnızlığımı sona erdirecek ve beni güvende hissettirecek bir şeyin bile böyle pis bir mücadeleden ibaret olması biraz moralimi bozmadı değil…
Eren- Sana yakıcı bir hakikat vereyim mi?
Sarp- Lütfen..
Eren- Bu arzuladığın aşkı bulsan bile mutlu olamazsın. Mutluluğa erdirecek biricik aşk seni geliştirerek hürleştiren aşktır.
Sarp- Neymiş o biricik aşk?
Eren- E benimle konuşuyorsan cevabı sormaman lazım! Filosofosların aşkı elbette…
Sarp- Niyeymiş…
Eren- İktidar hırsını iptal edebilecek yegane varoluş filosofosun varoluşudur da ondan! İnsanlar efendiliğe göz dikmekle kendilerini köleliğe ve/ya bitmek bilmez bir mücadeleye mahkum ettiklerini anlayamıyorlar.
Sarp- Ama bu efendilik hırsını iptal etmek mümkün mü?
Eren- Mümkün olduğunu biliyorum.
Sarp- Nasıl ve niye? Ne farkı var filosofosların?
Eren- Çünkü filosofos bilir ki aşk maduma mütealliktir.
Sarp- Hiçbir şey anlamadım.
Eren- Biraz serbest bir ifadeyle aşk, yokluğa aittir diyebilirim. Tabii buradaki yokluk mutlak yokluk değil. İmkan.
Sarp- Hiçbir şey anlamıyorum.
Eren- Dikkatle dinle. Epey basit. Filosofos ortak olanı bildiği için kendindeki arzunun doğasını da en yetkince tanıyabilendir. Örneğin kendime bakıyorum ve bilgeliği sevdiğimi görüyorum. Onu seviyorsam sahibi olmadığımı da biliyorum. Sahibi olsam zaten bir talebim oluşmazdı. Ama bilgeliğe hiç sahip olmasam, onda hiç payım olmasa talep de edemezdim, ona yönelik bir arzum oluşmazdı. Bilgelik bende yoksa onu neye binaen seviyorum? Bilgeler hakkındaki bildiklerime binaen. Bilgeleri gördüp onların bilgelikle yüceldiklerini tanıdım ve en derinlerimde onlara dair bir sevgi tutuştu. Bilge olmayı sevdim! İşte Eflatun felsefenin gayesini bu nedenle tanrılara benzemek olarak vaz etmişti. Çünkü biricik bilge tanrı(lar)dır.
Sarp- Şey diyebilir miyiz, bir şey ilke olarak bizde bulunacak ama fiil olarak bulunmayacak?
Eren- Aynen öyle! Aşk, ilkece bende bulunup fiilen bulunmayan şeye yönelik.
Sarp- Ee peki bilge için olan maşuk için nasıl olacak? Maşukta ve bendeki paydaşlık nedir?
Eren- Buraya kadar söylediklerim malum ve kadim aşk theoria’sıydı. Şimdi söyleyeceklerimeyse belki epey şaşıracaksın.
Sarp- Hadi bakalım.
Eren- “Ancak filozoflar aşkı yaşar” başlıklı yazımı okudun değil mi?
Sarp- Evet.
Eren- Güzel. Önce şu aşkın neliğine bakalım, sonra ilkesine inelim. Tehânevî Keşşafı’nda aşk için şu tanımı vermişti: “Aşk, kalpte bulunup sevgiliden gayrısını yakan bir ateştir.” Evet, edebi ama hakikaten böyle. Duyguların adları hakkında yazdıklarımı hatırlıyor musun?
Sarp- Hangisi?
Eren- Kabaca şunları söylemiştim: Bütün duyguların etkin’lik duygusunun farklı şiddetlerindeki adlandırılmalarından ibarettir. İnsanlar farklı şiddetteki duygulanımlara gönüllerince farklı adlar koymuşlardır. Etkin duygulara ve edilgin duygulara yalnızca birer ad koyulsaydı ve insanlar duygu şiddetleri arasındaki farkları bu adların önüne gelecek çeşitli sıfatlarla sağlasalardı hakikate sadık davranmış olurlardı. Sevinçli için az mutlu, mutlu için mutlu ve harika için çok mutlu gibi…
Sarp- Şimdi hatırladım.
Eren- İşte durum aşk için de aynen budur. Ekrem Demirli bunu sürekli vurguluyor. Aşkın hakikatine ondan daha fazla temas edebilmiş kimseyi görmedim… Şimdi onun ağzından konuşacağım. Aşk, niyetin bir türü, bir yönelme şeklidir. Doğrusu niyet, genel anlamda bir yönelmedir. Bu yönelmenin en şedid suretine aşk denir. Teveccüh, niyet, maksat, muhabbet bir aşk şeklidir. O sonra ibadete bağlayıp şöyle devam ediyordu: Aşk, ibadeti kolaylaştırsın diye vardır. Çünkü ibadetler bize ağır geliyor. Bu sebeple ibadetlerin adı teklif, mükellef. Öyle bir muhabbet olması lazım ki o ibadet bize çocuk oyuncağı gelecek. Aşk, teklifin sırtımızdaki külfetini kaldırıyor ve her şey bizim için edilebilir hale geliyor. “Hacca kimler gitmeli” dediklerinde “işte şu kadar parası olan” diyecekler, halbuki aşık yürüyerek gidebilir. “Ne kadar zekat vermeli” sorusunu aşık sormaz. O elinde ne varsa, ceketini çıkarır verir. Zamanla aşkın niyet tarafı silinip sohbet tarafı kalmış.
Sarp- Görkemliymiş.
Eren- Değil mi! Şimdi kolaylaştırılan şey kısmından “ibadet” kelimesini kaldırıp “ben” kelimesini koyarsak her şey ışıyacak!
Sarp- Ben mi? Ego olan ben mi?
Eren- Evet! Zaten her şey ben’de bir gizli düğüm değil mi? “Bir insan baktığı bir kişiyle muhayyilesi marifetiyle özdeşleştiğinde kendi suretini o baktığı kişinin suretinde daha güzel bir surette yaratabiliyorsa aşık olur. Maşuk, kendimi onda daha güzel bir surette yaratabildiğimdir. İşine aşık olmak, bu sureti bir insanda değil bir eylemde yaratabilmektir. Fakat her türlü kendimize yönelik…” Demiştim.
Sarp- Ayıptır sorması bunları hafızanda nasıl tutabiliyorsun?
Eren- Ahahah çünkü yazmak düşünmeye, düşünmek bilmeye dahildir! İnsan bildiğini unutur mu? Neyse, beni kesme. Maşukta görüp etkilendiğim şey kendimi onun suretinde daha güzel bir surette yaratabilme imkanım. İnsan hep kendine aşıktır. Buradaki paydaşlığı anladın mı? Bendeki eksik ben ve ondaki kemale erebilecek ben(in hayali(image)). İşte, filosofos olmayanlar taleplerinin nesnesini -yani ihtiyacını- maşuk zanneder halbuki bu arzu ben’in yoksunluğunadır! Bunu bilen filosofos yoksunluğun yok olamayacağını da bilir. Çünkü insan tanrı olamaz ve alem kevnüfesat alemidir. Bu talep burada yerine gelemez. İster efendilik etsin isterse kölelik, benliğine hangi uçtan bastırırsa bastırsın arzusu doymayacak. Şimdi bir soru: Asıl talep ettiğinin maşuk değil de kendisi, daha doğru bir ifadeyle, asıl maşuğun kendisi olduğunu anlamış birisinin daha da efendilik talebi olur mu?
Sarp- Dediklerine bakılırsa olmaz gibi gözüküyor.
Eren- Olmaz tabii! Bilirim ki aşık olduğumu hissettiğim kişi aslında “ben”den “daha güzel bir ben”e ulaştıracak bir eşlikçi. Ona ne efendilik ne de kölelik etmekle asıl arzuladığıma erişeceğim. Platon’un Alkibiades adlı söyleşisinde aşkı nasıl gerekçelendirdiğini biliyor musun?
Sarp- Yok, nasıl?
Eren- Epey kaba bir anlatışla, Sokrates Delfi’deki “kendini tanı” yazıtınının buyruğunu nasıl yerine getirilebileceğini sorgular. Yazıt, gözü insan bilip “kendini gör”mesini buyursaydı buna ancak “gözün bu buyruğa ancak kendini görebileceği bir şeye bakarak” uyabileceğini söyler ve bakıldığı vakit hem onu hem de kendimizi görebileceğimiz şeyin düşünülmesini ister. Göz örneğini verir. Bir insan bir göze baktığında, tıpkı aynadaki gibi, onda yüzünü görür der ve Yunanca’da gözbebeğinin aynı anda oyuncak bebek anlamına gelmesinden güç alarak göz bebeğinin bu sebeple o şekilde adlandırıldığını söyler. Sonra bir göz, bir gözü gözlemleyip en iyi kısmına, kendiyle görebildiği kısmına bakarsa kendini göreceğini ama insanda göze ya da gözvari bir şeye bakmazsa kendini göremeyeceğini söyler. Sonra can hakkında, bilmenin ve anlamanın gerçekleştiği yerden daha tanrısal olan bir şey olup olmadığını sorar ve o halde der, o bölge tanrısal olana benzer ve ona bakıp tanrısal olan her şeyi -temaşa ve anlayış(müdrike/understanding)- kavrayan biri, kendini de en iyi şekilde kavrayacaktır.
Sarp- Peki bu olay aşkı nasıl gerekçelendiriyor?
Eren- Diyor ki bir başkasının canını kavramakla kendini kavrayıp tanıyabilirsin. Peki en iyi kavrayabileceğin can, aşk duyduğun kişinin canı değil midir?
Sarp- Evet.
Eren- İşte! Peki o bize ayna olacak can ne kadar nitelikliyse o kadar iyi yansıtmaz mı?
Sarp- Doğalca…
Eren- E fazla söze hacet var mı? Aşk duyduğumla geliştikçe hürleşecek, hürleştikçe yetkinleşeceğim. Onu tanımakla kendimi tanıyacağım. Biliyorum ki o yalnızca asıl ihtiyacıma ulaştıracak bir eşlikçi, canımın aynası. Ona efendilik etmek en başta kendi talebime karşı çıkmaktır, abestir.
Sarp- Bu manzarada bir efendilik talebine de yer yok diyorsun… Baştaki yakınmamın sebebi neydi o halde?
Eren- Bilgisizlik. Talebinin bir başkasına yönelik olduğunu zannetmen. Her aşk duyduğum kişi beni benden bana götüren bir eşlikçidir. Her şey bende bir gizli düğümdür. İşte bunu bilmiyordun.





Yorum bırakın