Görkem- Namaste!
Eren- Namaste?
Görkem- Namaste, yani içimdeki tanrısal olan, içindeki tanrısal olana boyun eğer.
Eren- Zarifmiş. Öyleyse Namaste.
Görkem- Mutluluk mutluluk deyip duruyordun ama bak, mutlak mutluluğu Hint’in mukaddes Ganj’ında buldum.
Eren- Neymiş o?
Görkem- “Cümle mahlukatı kendinde ve kendini cümle mahlukatta görenler havf etmez. Hayatın kesreti, vahdetini gören kimseyi nasıl saptırsın?”
Eren- Harika! Başka nelerin var?
Görkem- Şunu ilk okuduğumda derin bir ürpertiye kapılmıştım:
“Ama, sonuçta, kim bilip söyleyebilir nereden geldiğini her şeyin, nasıl olduğunu yaratılışın? Devaların kendisi yaratılıştan sonradır, peki hakikaten kim bilecek nereden çıktığını? Tüm yaratılış nerede köklenir? O, ister halk etsin, ister etmesin, O, âlâ semadan her şeyi gözetliyor, O biliyor -yahut belki o dahi bilmiyor!!!”
Eren- İşte budur! Hint’in iki uç kutuplu tavrı: Kutluluğun da fevkinde, yozluğun da dibinde…
Görkem- Yani Eren, öyle yüce ifadeler var ki aklın şaşar ya… Hayran olmamak elde değil.
“Indra, Mitra, Varuna, Agni derler ona, Gökçe kanatlı göksel Garudadır O
Hak birse de bilgin onu farklı farklı resmeder, Agni, Yama, Maatarisvaan diye çağrır”
(Indra/Göklerin kralı, Mitra/Güneş tanrısı, Varuna/Okyanusun naibi, Agni/ateş tanrısı, Yama/Ölüm tanrısı, Maatarishvaan/Yel tanrısı.)
Eren- Hakikaten harika. Benim de Hint hayranlığım malumun fakat bunları niçin üzerime yığdığını anlayamadım. Asıl sebebini söyle bakalım.
Görkem- Sorum şu: İnsanlar en nihayetinde anlatı ve ortak muhayyile üzerinden bir şeylerden etkileniyorlar. Ortak muhayyileyeyse bundan daha yetkin ve yoğunca etki edebilecek bir şey olamaz. Anlatı konusunda ateşli ve salyalı halk vaizleri malumun… Peki beyni bilmek arzusuyla zonklayan tıfıllar nasıl olur da bunlardan ziyade sade kavrama sapacak? Bir yanda uzay gibi bölünmez/bütünlüklü tanrısallığın yıkım ve yapımını tasvir eden bir anlatı, diğer yandansa azami(max/imum) “tümel, tikel, kavram, ortak” diyebilen bir felsefe. İnsanlara temas edemeyip harflerde kaldıkça hakikat nedir?
Eren- Güzel ve bir o kadar da çetin bir soruymuş… Demek Vedaların, Upanişadların ve sair mukaddes kitapların anlatı ve söylemini felsefeden daha etkileyici buluyorsun öyle mi?
Görkem- Etkileyici kelimesi biraz sönük kalır, alıp götürücü demek lazım.
Eren- Anladım. Düşünüyorum.
Görkem- Elbette, acelemiz yok.
Eren- Felsefe meczubu gençlerin neye cezbolduklarını konuşmuştum, hatırlıyor musun?
Görkem- Evet, felsefe kendinden engin olanca kuşatılmışlık duygusunun en yoğunca duyulduğu etkinlik demiştin.
Eren- Harika. Öyleyse aklıma takılan bazı şeyleri sana sormak isterim.
Görkem- Tabii.
Eren- Upanişadlar, Gitalar, Vedalardan alıntıladığın sözler şiir midir ya da şiirsel midir?
Görkem- Upanişadlardan emin değilim ama diğerleri zaten makamla okunan vezinli metinler.
Eren- Güzel. Bak Aristoteles ne demiş.
Görkem- Lütfen.
Eren- “Nitekim hepsi tek bir şeyle bir düzende bağlantıyla biraraya getirilmiştir. Tıpkı bir ev içersinde özgür kişilerin akıllarına ne eserse yapmalarının diğerlerinden daha az mümkün olması gibi! Tersine, [bunların yaptığı] her şey ya da çoğu şey bir düzene getirilmiştir; köleler ile hayvanlar ise ‘ortak olan’ için pek az şey yaparlar; bunların yaptığı çoğu şey gelişigüzeldir: nitekim bunların her birinin doğası bu türden bir arkhedir.” Yani biz iki özgür kişi olarak -her ne kadar başta bu ortak kavramına laf etsen de- ortak olana bakmalıyız.
Görkem- Bakalım bakalım.
Eren- Şimdi savını özetleyeceğim, yanlışım varsa düzelt: Felsefe ve din aynı aşkın konular hakkında beyanlarda bulunuyor fakat dinin söylediği sözlerin alıp götürücülüğü felsefeye galebe çaldığı ve insanlar en nihayetinde anlatı ve ortak muhayyile üzerinden etkilendikleri için felsefe her ne kadar hakikatin asıl sahibi olsa da mağlubiyete mahkumdur.
Görkem- Evet, gayet iyi anlamışsın.
Eren- Öyleyse gel iki adam tahayyül(imagine) edelim. Biri ortalama ölçülerde, kas yapısı sağlıklı ve görece zinde bir adam olsun. Öbürüyse sanki gövdesi yalçın kayadan bir abide… Hatta hatırıma Akif’ten bir kısım geldi, adamımız şöyle olacak:
Neydi oğlandaki endâmın o âhengi fakat!
Belli her uzvu için ayrı çalışmış hilkat.
Ya kemikler ne salâbetli ya etler ne katı:
Tepeden tırnağa, güya, dolamışlar halatı,
İki üç katlı büküp bir çınarın gövdesine.
Hele taşmış dökülürken o muazzam sîne,
Öyle bâriz adelâtın ebedi dalgaları,
Ki yorar arızalar seyrine dalmış nazarı.
Çok geniş dersen omuzlar, boy o nisbette uzun,
O ne mevzun kafadır sonra, ne sağlam o boyun!
Ufarak bir kapı, sırtın kabaran eb’âdı,
Çarpışıp durmada nâçâr iki müthiş kanadı.
Enseden ta bele sarkan o derin hat, o yarık,
Arzı umkunda nihan tûl–ü mücerred artık!
Bel nisâbında, omuzlar gibi taşkın çatılar,
Adalî baldırının kutru hemen boynu kadar.
İki çam bölmesi kol, kim tutacak, kim bükecek?
O bileklerle o ellerse demirden daha pek.
Yaralar başkaca endâmına heybet veriyor,
Bir şehâmetli temâşâ ki vücud ürperiyor
Görkem- Şiirdeki bu kısım sanırım bir tek senin hatırında yer etmiştir!
Eren- Ahahah evet… Şimdi Akif’le eş bir süsleme kabiliyetine sahip bir plastik makyaj sanatçısı gelse de yapay dolgu ve kaslarla, uzunluklarla ve daha binbir türlü eklenti ve süslentiyle ortalama kişimizi yalçın kişimize nisbetle daha heybetli ve müdhiş gösterse, makyaj sanatından bihaber kimseler de bu manzarayı görse süslenti ile aslı ayırt edebilir mi?
Görkem- Mümkün görünmüyor.
Eren- Elbette edemez! Şimdi sen o plastik makyaj sanatçısını şiir sanatı bil. O iki farklı adamı da tek adamın farklı düzeyde temsilleri bil. Sıradan olanı şairin, yalçın olanı ise filozofun tanrıyı kavrayış düzeyidir.
Görkem- Hayır da diğer insanlar makyajlı bedeni hakiki bedenden ayırt edemezler mi?
Eren- Bir, adamları çıplak ve yakından görmüyoruz. Bir sahnede ve giysilerle görüyoruz. İki, insanlar, evet, insan bedenine az buçuk vakıf olsalar da konu tanrı yahut tanrısal olan oldu mu bunu söyleyebilir miyiz?
Görkem- Ama onun her yerde elleri ve ayakları, her yerde gözleri, başları ve yüzleri, her yerde kulakları vardır. Tüm yaratıkların arasında varolur, her şeye sızar, her şeyi kaplar.
Eren- Yani?
Görkem- Yani diyorum ki tanrı yahut tanrısal olan hakkında herkesin az buçuk bir aşinalık kurmuşluğu varsayılmamalı mıdır?
Eren- Hmm… Bilme ediminin bir tür “birliğe irca” olduğunu kabul eder misin?
Görkem- Tabii ki.
Eren- Benim de aklıma bir cümle geldi: “Yüce ruhun üç tecellisi vardır: Brahma suretinde yaratandır, Vişnu suretinde koruyandır ve Rudra suretinde Alemi yıkandır.” Bak, burada bile bir birliğe irca sözkonusu.
Görkem- Kesinlikle. Homeros bile gördüğü farklı farklı yıldırımları Zeus adlı birliğe irca ediyor, etmese Zeus adı altında bir’leştiremezdi.
Eren- Aferin! Yavaştan felsefi akletmeyi kavrıyorsun.
Görkem- Sağol canım, sağol.
Eren- Bilmenin bir birliğe irca etme etkinliği olduğunu kabul ettik. Öyleyse insanlar tanrı yahut tanrısal olanla aşinalık kurmuşlarsa bile onun bilinip söze dökülmesi ancak birliğe ircayla mümkündür ve bunu da ancak akleten gerçek kılabilir değil mi?
Görkem- Haklısın. Sanırım akletmeyenlerin aşinalığı ancak müphem bir hissiyat manzumesi seviyesindedir.
Eren- Aynen öyle! Peki şunu cevapla, birliğe ircadan gayrı bir bilme yöntemi var mıdır?
Görkem- Sezgi yok mudur?
Eren- İnan bana sezgi ne demek bilmiyorum… Diyelim ki dolaysız farkındalıklardır. Ne fark eder? Sezgiyle sezse bile sezdiklerini anlayışında(understanding/vernunft) birliğe irca etmiyor mu? Sezgi değil, esin diyelim. Sözgelişi Homeros esin aracılığıyla bilmişse bile dediğimiz gibi bildikleri birliğe irca edilmiş surette ona esmiştir! Yoksa söze nasıl dökerdi?
Görkem- Doğru…
Eren- Öyleyse herkesteki anlayış ortaktır diyebilir miyiz?
Görkem- Diyebiliriz gibi gözüküyor.
Eren- Verdiğin alıntılardan hareketle anlaşılan da birdir diyebilir miyiz?
Görkem- Evet, farklı tecellileri anlaşılsa bile en nihayetinde birliğe irca edildiğini kabul ettik.
Eren- Öyleyse şairin de, filozofun da aynı şeyden aynı aracıyla söz ettiğinden eminiz.
Görkem- Eminiz.
Eren- Hatırıma -Ekrem Demirli’nin bahsettiği- Konevi’den bir söz geldi, konuya ek kabilinden söyleyeyim: Zuhurda kaidedir ki tecelli ismini mazhardan alır. Yani tecelli, heyulani-ül vasftır. Demek istenen şey, tanrıdan tek tecellinin çıktığı. Yağmur yağıyor, bu heyülaniülvasf. Yağmur tarlaya gidince rızık, fırtınaya dönünce mühlik oluyor. Bu tesbiti de elbette ahlaka bağlıyorlar. Kulun, tecelliyi olduğu hale münasiben kavrayabilmesi. Eh, tanrının tecellisinde eksiklik bilecek halleri yok. Eksiklik, tanrı ile ben arasındaki mertebelerde… İnsan bu eksik haldeyken bir tecelliyi kötü, bir tecelliyi iyi algılıyor, halbuki her tecelli bir. Tecelliyi algılamada ahsen(en iyi) hal üzre olabilene tüm tecelliler eşitleniyor. İşte buna da rıza makamı diyorlar.
Allahümme yâ muhavvilel havli vel ahvâl,
havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl.
Peygamberin bu duasını, “halimizi ahsen hal eyle, yani tecellinde şaşırmayacak bir hale gelelim” şeklinde tefsir ediyorlar. Yani tecellin öldürürken ve diriltirken aynı tecelli. Nispî ve izafî halleri -mertebeleri- geçerek de hakikatte tecellinin bir olduğu fark ediliyor. Seyrisuluk dedikleri, tecelliyi kavramayı güçleştiren kesafet perdelerini yırtarak letafete doğru geçmek. İşte bu da tezkiye ve tasfiye. Kesafetin letafete evriltilmesi. Konudan epey saptım ama tasavvuftaki gözde kısmım burası. Bu evriltişle beni yaşatanın tanrı olduğunu kavrıyorum. Kesifken yemeksiz yaşayamayacağımı sanırım, ne vakit yemek ile aramdaki bağı kopartıp beni kıyam ettirenin tecelli olduğunu fark edersem sülukum tamamlanacak. Bir nevi nedenselliğin de iptali denebilir. İbn Arabi’den söz açmazsak olmaz. Hayrihi ve şerrihi min allahuteala ayetini şöyle tesfir ediyor: Tanrıdan tek tecelli çıkar ve fakat kesafetimize çarpınca hayr ve şerr adını alır. Neyse, bu kadar sapma yeter de artar…
Görkem- Feci beğendim! Ama nereden aklına estiğini inan çıkaramadım…
Eren- Ahahah… Aslında aklıma bir kavram ayrımı geldi sonra bu ayrım bunları hatırlamama neden oldu.Yani emin değilim ama Tezahür ve Tecelli’yi sanırım şöyle anlamak lazım: Tecelli, tanrının hali; Tezahür ise o halin zahire çıkışı/zuhur edişi/belirişi. Demin alıntıladığın cümle üzerinden düşünelim. Yüce ruhun tecellisi üçtü, ama sözgelişi yaratıcı tecellinin belki de sayısız tezahürü vardır değil mi? Çünkü tezahür, adı üstünde, zuhur ediş. Zahir yani, zahir! Her farklı doğum bir tecellinin tezahürüdür.
Görkem- İki kavram arasındaki farkı şimdi kavradım!
Eren- Bu arada bu yaptığım ayrım resmi olmayabilir… Şimdi aklettim.
Görkem- Bayıldım vallahi!
Eren- İnanır mısın bazen felsefi bir esriyişle konuştuğumda sözlerimi ve sav’aşımı bir tanrının yönlendirdiğini düşünüyorum. Bu yaptığımız ayrım tam da filozofa ve şaire denk düşer.
Görkem- Nasıl?
Eren- Şair dediğin kişi, sürekli teşbihler, istiareler, tasvirler kullanmaz mı?
Görkem- Kullanır.
Eren- Peki bunlar en nihayetinde varolanların dış kabartısı değil midir?
Görkem- Yani zevahir, yani tezahürler mi?
Eren- Aynen öyle! Şair en fazla farklı farklı zuhurları tek bir tecellinin tezahürlerine irca ediyor. Halbuki filozof o tecelliyi kavramaz mı?
Görkem- Diyelim öyle. Yani?
Eren- Yanisi mi var! Tanrıya yaklaştıkça alıp götürücülük artmaz mı?
Görkem- Artması gerek.
Eren- Gerek değil, artıyor da! İki kişimize dönelim. O plastik makyaj sanatçımız yalçın kişimize de süslenti ve eklentilerle bezese hangisi daha heybetli ve müdhiş duracaktır?
Görkem- Doğal ki yalçın olan.
Eren- Öyleyse tek ihtiyacımız filozofların yalçın kişisi için bir sanatçı!
Görkem- Ya bu nasıl mümkün olacak? Sanatçı gidip soyut kavramları, sayıları mı süsleyecek?
Eren- Hayır tabii ki! Bunu sorma sebebin filozofların tanrısını bilmemen. Sence Aristoteles’in sürekli en mükemmel şeyi, yani kendi saf düşünme etkinliğini düşünen ve bütün varolanların gayesi olup hepsini kendi varlığına doğru cezbeden Akıl’ı mı onlardan geri kalacak? Yahut Eflatun’un “bakışını bengi ayniyet üzerinde tutarak, yani kendine bakarak kosmos’u/nizam’ı yaratan; kosmostaki varoluşu sürekli idam ve icad etmekle oluş’turan” Demiourgos’u mu eksik duracak? Her an idam olunup sonra tekrar icad olunan bir oluş! Yahut ne bileyim, git Leibniz’in monadolojisini oku! Orada monadlar hakkında söylediği ifadelerin zorunlu şiirselliğini gör! Demek istediğim şey, süslenecek söz hakikate ne denli yakınsa o denli azamet kazanıyor. Aslı daha azametli olan söz de doğal ki daha az, daha ham bir süslemeyle bile diğer usta sanatçıların makyajlarını kamaştıracak bir güzelliğe erişebilir. Biz filozofların tek ihtiyacı olan tanrımızı reklam edebilecek bir ozan. Biz de bir ozan bulup meydana vardığımızda işte o zaman başlar gövdelerden kopacak!





Yorum bırakın