Gece! -Bataille’in kelamının yurdu!
Gece! Niks’in göğüslerinden dökülen kara sütlerle yunmuş yurt!
Gece! -bir filozofun gazel tanımından farksız.
Gece! – son hecenin kulaklarda ilanihaye yankılandığı gibi uçsuz bir panorama- zerrelerinde binbir zerre… Kayboluyorum. Beynimle ayağım arasındaki zincirler kopuyor, ayaklarım özerkliğini ilan ediyor… Ayaklarım… ayaklarım!.. uyuşuyor. Nice kâşiflere taç kırdırtan keşif hevesiyle; doğurgan toprağın ucuz sarı kullarından neşet horgörük ve çürük sarışın kızların verdiği tesirle gecenin her zerresini keşfetmeye yürüyorlar.
Gece! Gece er meydanı oluyor kentin zalim ışıklarıyla mazlum yıldızların ışıltısının varkalım raksına, o amansız valsin kenevir tarlalarını tavaf etmiş topuklularında eziliyorum. Haşyet! Uyuşuyor bedenim. Esriyorum.
Gece; bin kocadan artakalan bîve-yi bakirin -yalnız gündüzde hüsnündeki tazeliğin sihri hüveydâ olanın- mavi suyunu kararttıkça karartmış, alıp götüren bir karadelik kılmış, yutmuş; ben nasıl yutulmayayım? Yutuyor beni gece. Vücudumdaki her bir delikten Gece taşıyor.
…
Gece… son buluyor. Menfur Güneş’in yakıcı ve sıkıcı saltanatının yaklaştığını ufuklar fısıldıyor. Gece; az kalan vaktinde son darbesini vurmak için hazırlanıyor, bir ışık hüzmesi gördü mü yaşattığı tüm ilahi seyahatin hazzını zalımca elimden alıyor, allak bullak oluyorum: Ayılıyorum.




Yorum bırakın