• Anasayfa
  • Yayımlar
  • Yazarlar
  • İletişim
Böyle Olmasın da!

Kumsalda dialogos

10–15 dakika

·

20 Haziran 2024

·

Eren, Genel

Bugün kumsalda otururken bir ağabeyle karadenizli olduğumu tesadüfen öğrenmesi ve hemşehri çıkmamız sonucu tanışıp bir saat boyunca mutluluk ve haz konusunda hasbihal ettik, yani felsefe yaptık.

Ailecek – ‘oturduğum yerden kainatın esrarını çözmemden’ duyulan rahatsızlığa telmihen başlatılmış [bu iddianın sahibi yine onlardır] – çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir konusunda zanlarımız çarpışıyorken, diğer bireylerin takındığım hatip tavrına daha fazla tahammül edemeyip masayı terk etmeleri sonucu bir başıma bırakıldım. Ümitlerini felsefeye hasreden herkes hitabetten ikrah eder. Fakat konuşmaların güdüleyicisi hakikat değil de onulmaz bir iktidar hırsı oldu mu, hitabet, makul insanlara bahşedilmiş en büyük tanrı armağanı mevkiindedir. Neyse, bu olaydan yaklaşık bir saat önce konu Karadeniz’den açılmıştı. O sırada hemen sağ çaprazımızda oturan adam, çocukları yüzmeye gittiği için sıkılıp kulağını bize kabartmış olacak ki diğerleri masadan kalkar kalkmaz bana,
“Vay be,” dedi, “Yani o kadar laf oyunu, o kadar laf bükümü sonunda, sonucunda, hiçbir yere varamadın ya oğlum.”
Kafam, ailemle ettiğim münazara yüzünden zaten kazan olmuş, bir de adam bana laubali bir tonla bunları söylüyor… Hafif sinirlenmedim değilse de içimden
“Neyse, geçiştirmelik bir cevap vereyim de sussun” diye geçirdim ve adama dönerek şöyle söyledim:
“Yani ağabey, lafla oynamayı da, lafı bükmeyi de inan zerre miktar sevmem ve hatta tiksinirim. Ne ki karşındaki kişiler anlamak değil, yadsımak üslubunu takınınca mecburen anlamla değil, lafla oynamak; anlamı değil, lafları inceltmek mecburiyetinde kalıyorsun.“
Bu cevap, adamı susturmak yerine ateşlemesin mi! Hemen katlanır sandalyesini bir eline, çayını öbür eline alıp sorgusuz sualsiz yanıma oturdu! Ne yapacağımı şaşırdım. Adamın hal ve hareketlerini samimi gördüğümden pek ses de edemedim. Sandalyesinin ayağını kuma iyice gömüp kurulduktan sonra hiç müsaade istemeden dedi:
“Oğlum bak, laflarını kurmandan, hiç geri adım atmamandan anladım, sen zeki bir oğlansın. Amma fazla zeka vallahi zarardır. Bak, ben de bu yaşlardayken aynı senin gibiydim, millet daha sözünün ortasındayken muradı anlar, karşı taraf sözünü bitirmeden itirazlarımı sıralardım.“
Bu karadenizlilerin ekseriyeti böyledir! Her türden tecrübeyi küçüklüklerinde elde edip nev-zuhur insanlara hiçbir özgünlük yahut haklılık payesi bırakmazlar. Sen taze bir soluk musun? Hop, dur bakalım, bu karadenizli o soluğu beş yaşındayken çekip kofluğunu isbat etmiştir! Düşünmeden edemiyorum, bunların mutasavvıfları acaba tecdid-i halk nazariyesi hakkında ne düşünüyor? “Vallahi her varlık, her nefes yepyeni bir yaratılıştır; tecellide de tekrar yoktur amma bu karşımdaki tıfıl hariç!” Neyse, bu adam, zekilik iddiasından vaz geçmiş iması veren ve fakat içten içe bu iddiayı gururla sahiplenen birisi; öbür türlü en başta gündem eder miydi bunu! Öyleyse düşünce planında mücadele etmekten de kaçmayacaktı. Ben alçacık bir tonla dedim:
“Maşallah ağabey, vallahi gıpta ettim. Peki bana ne tavsiye edersin?“
“Oğlum, bak, ben seni sahiden anlıyorum. Okumak falan amenna, güzel şey, hoş şey ama sırf oturduğun yerden okumakla adam olunmaz. Dışarı çıkman, hayata atılman, hayatı tanıman lazım. Sevgilin olur yarın bir gün, evlenmek istersin, ev, bark, iş, güç kolay mı? Bu sözleri eminim çok duymuşsundur. Zaten bak, kocaman adamsın. Bu yaştan sonra bizim gibi morukların dedikleri bir kulağından girer, öbüründen çıkar. Ama inan, bu sözleri ailenden olmayan birilerinin demesi lazım, yoksa söz, başa ermiyor.“
“Ağabey, sözlerime laf oyunu falan diyeceksen hiç konuşmayalım. Gerek yok. Ama beni ve daha önemlisi kendini de ciddiye alacaksan, bu konuyu seninle ciddi ciddi konuşmak isterim.“
“Tabii ki yav, ne demek. Konuşalım.“
“Ağabey, saydığın ev, bark vesaire her şeye imkanı yeten bir insan olacağım fakat her uyanışına lanet eden, her şeyden bezmiş, canlı yüzü görmek istemeyen bir herifim, bunu ister miydin?”
“Elbette istemezdim, o nasıl soru öyle?“
“Mutlu olacaksın değil mi, her şeyden evvel mutluluk.“
“Kesinlikle öyle, kesinlikle.“
“İşte iddiam şu: Ben, insanın felsefesiz mutlu olabileceğine inanmıyorum. Daha doğrusu, felsefesiz mutlu olamayacağını biliyorum. Kişi, peşinden koştuğu mutluluğun ne olduğunu bilmezse onu nasıl elde edecek?”
Böyle deyince adam birden bana acıyan gözlerle baktı. Hani, felsefeyle kafayı o denli tırlatmışım ki mutluluğun bile bir ömür rutubetli kitaplar arasında kazanılabileceğini yanılgısı varoluşumu adeta kuşatmış. Halbuki ben düşünce mesaimi zaten mutluluk konusuna hasretmişim! Sadık kalacağım istikametim belli. Münazarayı yavaş yavaş oraya doğru çekmeyi planladım. Fark ettiyseniz adamla aynı telden çalıyorum. Neredeyse dildeşiz. Benim gibi felsefenin havariliğine soyunmuş olanlara tavsiyem şudur: Kullandığınız dili karşınızdakine göre ayarlayın. Dil, düşünceye nisbetle hiç mesabesindedir! Karşıma öz Türkçeci gelse, Aziz Yardımlı’ca; Osmanlıcaperest gelse, Mısıroğlu’ca yahut bu adam gibi kaderin çarkından geçmiş -ya da geçtiğine inanan- ve her konuya hakim bir Karadenizli gelse, on’ca konuşurum. Sakın ‘Ama halk diliyle felsefe konuşulamaz.’ gibi ezbere laflarla konuşmayın. Cevher deme ya! Töz deme ya! Töz demeden konuş! Cevher için ‘aslolan’ veya ‘asıl varlık’ deyin; araz için ‘eklenti/eklenen’ veya ‘ilinti/ilişen’ deyin. Aslında bu adamla konuşma isteğimi biraz da sözleri sınama merakım tetiklemişti… Verdiğim misalleri geçen günlerde X’te paylaşmıştım. Sonucun son derece müsbet olduğunu söyleyebilirim. İnanmazsanız kendiniz deneyin ve görün. Pekala, sonra bana epey aşağılar bir tonda şöyle dedi:
“Öyle şey olur mu? Ben mutluluğun ne olduğunu basbayağı biliyorum, mutlu oluyorum da. Bunu bilmeyen mi var yavrum? Herkes neyin nasıl olduğunu bilir de, yapamazsa tembelliğinden yapamaz.“
“Neymiş mutluluk?“
“Haz almak. İnsan sevdiği işi yaptıkça haz alır,sonra da mutlu olur.”
“Ne dediğinizi anlamaya çalışıyorum. Sırf işin kendisinden dolayı mı mutlu olunacağını savunuyorsunuz?”
“Hayır tabii ki! İşini hakkıyla yapacaksın, başaracaksın. Başardın mı kuvvetli olursun, şöhretli olursun.“
İşte tam burada heyecanımı belli etmemek için zor durdum. Ben de az değilim ki, bir açık buldum mu bulldog gibi saldırıyorum… Bahsettiğim açık da ‘için’, yani ‘gaye’. Gerçi her ne kadar zor durdum desem de inanmayın, hemen saldırdım:
“Ağabey, orada dur! Soru-cevap gidelim. Sence büyük başarılar mı mutluluk getirir, küçük başarılar mı?“
“Küçükler için de diyemeyiz ki hiç getirmiyor. Hepsi kendi çapında bir şeydir… Ama elbette büyük başarılar mutluluk getirir.“
“Güzel, peki her başarı eşit bir mutluluk mu getirir, yoksa farklı farklı mıdır?“
“Farklı farklıdır tabii.“
“Ya insan, zor bir işi mi başarınca daha mutlu olur, kolay bir işi başarınca mı?”
“Zor işin, alın terinin döküldüğü işin tadı başka olur.”
“Peki zor işin zor olduğunu neye göre anlıyorsun ki?”
“Bir işe ne kadar az adam cesaret edebiliyorsa o iş o kadar zordur.”
“Harika! Gel, işleri kabaca ‘düşünce işleri’ ve ‘güç işleri’ şeklinde ayıralım.”
“Ayıralım.”
“Sence insanların çoğu düşünce işlerine mi atılır, güç işlerine mi?”
“Güç işlerine elbette.”
“Şimdi şunları söyledik: Başarı mutluluk sağlar; zor başarı daha çok mutluluk sağlar; zor iş, edilinen cesaretin az olduğu iştir; düşünce işlerine daha az atılınır. Yani, zor başarı daha çok mutluluk getirir; düşünce işi, güç işine kıyasla daha zordur; o halde düşünce işi, başarı kazanıldığı takdirde, güç işine kıyasla daha fazla mutluluk getirecektir. Burada herhangi bir kelime oyunu yok, değil mi? İkimiz de aklımızı kullanıp düşünüyoruz.”
“Yok yok. Aynen dediğin sonuç çıkıyor, katılıyorum.”
Yapılan bir etkinlik mâzili bir adla adlandırılınca sanki o etkinliğin gündelik yaşayışta hiç yeri olmadığını sanıyoruz! Sürekli bu tür tartışmalara girmek mecburiyetinde kalmayan var mı? Birilerini bir şeyler için ikna etmemiz gerekiyor. İki kişi arasında akıl dışında bir ortak zemin yoksa bu akıl ortak zemininde gerçekleşen etkinilğe felsefe demezsiniz de ne dersiniz? Adamın bana bu konuda hemencecik katılmasına şaşırdım doğrusu. Tabii hemen ardından itirazı gecikmedi:
“Ama güç işlerinde düşünce yoktur diyemeyiz ki!”
“Zaten öyle demedik. Elbette düşünce vardır fakat birinin ayırıcı vasfı düşünce, diğerininki güç. Yoksa her düşüncede biraz güç ve her güçte biraz düşünce var.”
“Çok doğru konuştun da insan eylemedikten sonra oturduğu yerden düşünsün dursun.”
“Haklısın ağabey, eylemsiz olmaz. Peki, epilepsi hastalarını bilirsin, nöbetleri sırasında istemsiz kasılmalar, ani sancımalar yaşarlar; onlar için ‘eylemde bulunuyorlar’ veya ‘eyliyorlar’ diyebilir miyiz?”

“Dememek lazım gibi.”
“Değil mi! Çünkü bir şey ‘eylemiyorlar’, hareketlerine bir niyet eşlik etmiyor. Hani sara hastalarını bırak, uyurgezerlere bile eyliyor diyemeyiz.”
“Hakikaten öyle.”
“Şimdi şu telefonu alıp hemen şuraya koysam, bu bir eylemdir değil mi?”
“Evet.”
“Sana ‘telefonu şuraya koyacağım’ deseydim de oraya koyamasaydım, bu başarısızlık beni eylememiş saydırır miydi?”
“Saydırmazdı; en fazla, yanlış eylemiş olurdun.”
“Ama sırf içimden niyet etsem de elimi bile kıpırdatmasam, hala daha ‘eyliyor’ der miydin?”
“Hayır tabii ki.”
“Öyleyse şu sonuca vardık: Eylem ne sade fizik hareketten ne de sade niyetten ibaretmiş; aksine eylem, bir niyetin -yani için- eşlik ederek bir dış ürün -yani hareket- verdiren iç ve dış birlikteliğiymiş, değil mi?”

“Vallahi öyle gözüküyor.”
“Şimdi diyebilir miyiz sanat yapanlar -bütün gün otursalar bile- eylemsizdirler?”
“Sanatlarını halihazırda yapıyorlarken mi?”
“Evet, sanatlarını halihazırda yapmaktalarken.”
“Diyemeyiz.”
“Ağabey, demin uyurgezerler ve sara hastalarından konuşurken bunlara bir paye biçmemiştik, demek ki olay eylemde de değilmiş.”
“Haklısın, başta ben de aceleci gidip eylemek dedim amma aslolan bilip eylemektir. Yoksa gençlikte herkesin kanı kaynıyor, herkes delikanlı, herkes eylemci. Sen önce hayata gözlemci olarak dahil olacaksın, öyle ota boka bulaşmayacaksın. Emin ol, bilip eylemek gibisi yok.”
“Kesinlikle öyle, önce bilmek… Peki ne kadar çok şey görürsek o kadar çok şey mi biliyoruz?”
“Gayet tabii.”
“Ağabey, sen hakikaten donanımlı, tecrübeli, nerede ne yapacağını bilen birisi; şimdiye kadar bende bıraktığın intiba böyle. Şimdiye kadar kaç onyıl yaşayıp da gafil kalmış nice insanla karşılaşmışsındır.”
“Karşılaşmam mı! Hem de ne gafillerle karşılaştım.”
“Peki bu gafiller arasında senden çok gezmiş, ömründe başına binbir türlü badire gelmiş adamlar yok muydu?”
“Vardı. Yani oğlum, öyle adamlarla karşılaştım ki bırak cahilliği, çocuktan kıt aklı var. Şu koca kafa var ya şu koca kafa, almıyor ya! Ne desen anlatamıyorsun. Eline süpürgeyi tıkıştırsan hasbinallah… Neyse, devam et.”

“Çocuktan kıt akıllı demen çok isabetli oldu. Çoğu hakikaten de çocuktan bin beter. Öyleyse gel, bu çocuk üzerinden onlar hakkında bir düşüncemi paylaşayım. Şimdi, bir seni alalım, elli yaşını aşmış, yaşamı tanıyıp sillesini yemiş, aklı fikri yerinde bir adam; bir de onbeşinci yaşını sürmekte, malumat ve marifet yoksunu hamhalat bir liseliyi. İkinize de bir film seyrettirelim. Bilirsin, kadınlar çökkünlüğe girdiklerinde kökten(radikal) bir kararla saç renklerini ve belki tarzlarını da değiştirirler. Filmde böyle bir olay gösterilsin. Bu olayla karşılaşan liseli oğlan olayı muhtemel ki anlamlandıramaz. En fazla sevgilisinden de aynı davranışı görmüştür ve ‘Aa, o da böyle yapmıştı.’diyebilecektir. Fakat senin yaklaşık kırk yıllık bir evlilik tecrüben var. Hiç değilse eşinden bu ve benzeri davranışları sayısız defa görmüşsündür. Bir süre sonra bu ve benzeri kökten davranışlar içinde bir ampül yakar. Kendini “ben de bazı durumlarda kendimi, kılığımı değiştirmek istiyorum, acaba bu durumlardaki ortak olan şey nedir” düşüncesiyle soruşturmaya başlarsın. Başlamaz mısın ya, niye böyle bakıyorsun?”
Bunu derken adam koca koca gözleriyle yüzüme öyle bir dikkat kesilmişti ki garipseyip sormak zorunda kaldım.
“Hele bir devam et.”
“Sonra fark edersin ki sen ‘ben’ dediğin şeyi aslında görüntünle özdeş biliyormuşsun. Mesela ağabey, aklına çocuklarını getir.”
“Getirdim.”
“Aklına gelen şey çocuklarının görüntüleri, değil mi?”
“Evet, öyle.”
“Diyelim ki bir düzine uzaylı, dünyaya geldiler. Bir şekilde dilimizi de hemen
söktüler. Onlarla konuşmaya başladık. Bize desinler ki “Biz sizi sizin kendinizi
gördüğünüz gibi görmüyoruz. Gözlerimiz çok daha keskin olduğu için renkleri değil,
sizi meydana getiren atomları görüyoruz.” tabii olmaz da, farzediyoruz. Böyle
deseler diyebilir misin ki “Hayır, biz böyle değiliz. Biz
hakikaten şu renklere, şöyle şekillere sahip varlıklarız.”? Biz ve onların görüşü
karşılaştırılacak olsa asıl onlar haklı çıkar değil mi?”
“Onlar haklı çıkar.”
“Peki, Allah muhafaza, diyelim bir çocuğunun kaza sonucu derisi yandı. Teknoloji de öyle bir gelişmiş ki çocuğunun tenini, yani dış kaplamasını, tamamen başka bir çocukla değiştirdiler. Deri nakli yapıldı yani. Şimdi o çocuk benim çocuğum değil diyebilir misin?
“Yani nasıl diyeyim, çocuk hala benim çocuğum.”
“İşte, demem o ki görüntüler ile görüntüsü oldukları şeyler asla özdeş değiller. Ama biz günlük yaşamda şeyleri görüntüleriyle o kadar özdeşleştiriyoruz ki! Bütün psikolojik, ruhî zeminiz de bu özdeşleştirme etrafında gelişiyor.”
“Çok iyi anladım da buradan nereye varıyorsun?”
“Şuraya varıyorum: İşte, ancak sen kendi iç muhasebe ve soruşturmalarınla bu hakikatleri yakalayıp kendini tanıdıktan, kendi üzerine katlandıktan sonra karşı tarafa, bizim durumumuzda eşine, bakıyorsun ve davranışını anlamlandırmaya başlıyorsun. Dikkat edersen, çok ilginç bir seyir izledik. Önce sayısız defa karşımızdakinin davranışlarını gördük, bir noktadan sonra içimize bir düşünce kıvılcımı düştü ve bu davranışlarda bir örüntü olabilir mi diye düşünmeye başladık. Sonra kendi üzerimize katlandık, kendimizi hesaba çektik ve yaşamdaki epey yaygın ve bir o kadar da meçhul bir yanılgıyı yakaladık. Ancak bütün bu süreçten sonra karşımızdakini bilinçli ve bilgili gözlerle gözlemlemeye başlamakla neyin ne olduğunu kavrayabildik.”
“Helal olsun lan sana! Yemin olsun demin içimde bir şimşek çaktı da ondan sana dik dik bakmıştım. O an nereye gideceğini anladım, ben de hep bunun üzerine düşünüyordum da ne hikmetse bir türlü sonunu getiremiyordum.”
“Ahahah, sağolasın ağabey. Bu bahsettiğim serüven istisnasız bütün olaylar için geçerli. İşte, yaşamda acemi olan liseli bir genç henüz kendi üzerine katlanışını tetikleyecek kadar fazla badireyle karşılaşmadığı için gördüğü olayları da anlamlandıramayacak ve bu yüzden o olaylar ona birbiriyle tamamen bağlantısız, kopuk, kesik ve rastgele şeyler gibi gelecek.”
“Çok güzel konuştun, altına imzamı atarım.”
Ama dur, şunu cevapla: Seni yahut senin gibi birini ve bunu yahut bunun gibi bir liseli genci alsak; diyelim ki ikiniz de yirmilerinizdesiniz, sana beş ve ona beşyüz olay göstersek ve tabii bu olaylar da birbirlerinden farklı ve öğretici olsalar, o benden daha fazla şey öğrenecek, benden fazla gelişecek diyebilir misin?”
“Mümkün değil! Ona beşyüz değil, beş milyon olay gösterilsin; ben gördüğüm beş olayda allemeicihan olurum, o da belki biraz eğlenir.”
“Ahahah işte budur! Hatta işin ilginci, kendine katlanışı öğrenmiş birisi bir süre sonra insanlardaki ortak zemini çözmeye başlar ve onun için daha fazla olay daha fazla öğrenmek anlamına gelmez. Onda adeta insanın yazılım bilgisi olduğu için gördüğü farklı farklı bilgisayarlardan, ışıklı klavyelerden, duvarkağıtlarından, şekilli ekranlardan vs. etkilenmeyecek. Bilecek ki bu karşılaştığı farklılıklar en nihayetinde kabuktaki şekil farklılıklarıdır fakat öz, bir ve aynıdır.”
“Yav sen şuna hardware-software desene!”
“O da olur. Biraz Türkçe sevdam olduğu için donanım-yazılım demeyi tercih ediyorum. Ama beni anladın değil mi?”
“Anlamaz olur muyum oğlum! Vallahi çok iyi anladım.”
“Vay be, anlamayacağını ya da anlasan bile anlamazlıktan geleceğini öngörüyordum.”
“Ahahah tamam moruk falanım da ahmak da değilim yani!”
Bunu duyunca epey şaşırmıştım. Acaba vargıyı mı kavrayamadı diye düşünüp sonucu özetlemem gerektiğini düşündüm.
“Kusura bakma ağabey, sana epey haksız önyargılarla yaklaşmışım…”
“Olur böyle şeyler oğlum, hiç önemli değil.”
“Teşekkürler… Şimdi ister misin nereye vardığımızı sms atarcasına kısaltılmış, özün özü bir surette tekrar edelim”
“Edelim bakalım.”

“Sohbetimiz boyunca bana üç konuda karşıçıktın: Birincisi başarı, ikincisi eylem ve üçüncüsü de tecrübe yahut ‘görgü’. Elbette iyiliğimi düşündüğün için bu karşıçıkışlarda bulunduğunu biliyorum fakat inan ki kendi yaşamım hakkında senin yahut diğerlerinin getirdiği eleştirileri ben kendime getiremiyor değilim! Konuşmalardan da anlamış olduğun üzre deli-kanlı diye nitelenecek bir yürek yemişliğim yok. Gelecekten konusunda da kaygısız değilim. Dediğin her şey yaşamak için elzem, evet; fakat herkes zaten aynı uğraşta! Bari bir kişi bu uğraşa kapılmasın, o da farklı olsun, farklı eylesin.“
Tam kapanış konuşması kabilinden bir konuşmaya başlamış ve hitabette zirveleşmiştim ki -en azından o an öyle hissediyordum- çocukları denizden çıkıp adama doğru koştular… Adam da bana kusura bakma işareti yapıp çocuklarıyla gitti, sonra da konuşamadık… Bu da böyle bir anı oldu.





Bunu paylaş:

  • X'te paylaşın (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook' da Paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Vay be,” dedi, “Yani o kadar laf oyunu, o kadar laf bükümü sonunda, sonucunda, hiçbir yere varamadın ya oğlum.”

Yorum bırakın Cevabı iptal et

  • Siberpunk

    Siberpunk

    10 Ocak 2026
  • Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    30 Kasım 2025
  • Çığıltı

    Çığıltı

    8 Kasım 2025
  • Yorum
  • Tekrar blogla
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Böyle Olmasın da!
    • Diğer 32 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Böyle Olmasın da!
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Kısa adresi kopyala
    • Bu içeriği rapor et
    • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
%d