Bu yazı ‘felsefeye adım atana kadarki’ geçirdiğim zamanı anlatan bir yazı. Geçen Günlerde Melkor ile ben Ömer hocanın kanalına konuk olup konuşmuştuk. Yayının giriş faslı için notlar almıştım, o notlardan biraz faydalanabildim fakat pek uyabildiğimi söyleyemem… Bu yazıda o 7 dakikalık giriş faslımı yazıya döktüm, ifadeleri biraz düzelttim ve içeriği genişlettim. Bir sonraki yazımda felsefeye adım attığımdaki tecrübelerimi -dil devrimi, Platon, Türkiye vb.- paylaşmayı planlıyorum.
Katıldığımız canlı yayının bağlantısı: https://www.youtube.com/watch?v=pSrYJnZvR7w&lc=Ugzv-jTfxXIpjquQeml4AaABAg.A57KiRo6dE6A57RPE1UEbE
Şimdiye dek serüvendaşım pekçok kişiyle konuştuğumdan kendi serüvenimdeki şahsi ayrıntıları olduğunca törpüleyip herkesle ortak olan kısımları vurgulayarak kendi hikayemi z kuşağını temsil edici ve kuşatıcı bir mahiyette, özün özü analtayım.
Ondört yaşıma kadar merakımı ezici çoğunlukla oyunlar kaplıyordu. O zamanlarda da felsefeye ama ağırlıkla bilime -bilim özelinde de fiziğe- merak ve saygı duysam da bu merak ve saygı yutupta rastlayıp oyun oynarken arkaplanda oynattığım birkaç vidyoyla sınırlıydı. Lise 1’deyken yutuptaki genelgeçer din algısına muhalif içeriklerle -yani evrim tartışmalarından tutun ateistlerin vidyolarına kadar- karşılaşmam sonucu önceden kesik ve kısık bir takatte süren dini sorgulamalarım takat kazandı.
Tabii hala oyunlar benim için birincildi. Bunu özellikle belirtmek isterim çünkü sürekli gözardı ediliyor. Bugün muhatap kılındığımız bilgisayar oyunları, daha önce eşine benzerine rastlamadığımız bir alıp götürücülüğe sahip. Yani bir mukayese edersek, rapsoydosların hissiyat planında binbir gayretle insanlara mimiklerle, seslerle, oyunculukla verebildiği şey, rol yapma oyunlarının soluk bir gölgesi bile sayılamaz. Tabii söz bir sihirdir, etkisi bir başkadır falan filan da söz zaten oyunlarda bütün suretleriyle (şiir, şarkı, mensur vs.) içeriliyor. Oyunların ayırıcı vasfı, muhataplarını adeta o rapsoydosun kanatlı muhayyilesine koyup orada bizzat tahayyül ettirebilip bizzat uçurabilmesi.
Bunu, bir gencin oyunlardan özgürleşebilmesinin güçlüğünü biraz olsun hissettirebilmek maksadıyla anlattım.
Evet, liseye başlayınca sınıfımdaki diğer insanlara ve hocalara muhalefet olmam ve onların da buna karşılık bana topluca taarruz etmeleri sebebiyle kendimi daha da öğrenme mecburiyetinde buldum.
Eğlenceli bir kesit
Kayseri’de dehriliğini 1 beyana cüret edebilmiş belki de biricik kişi olarak liseyi okuduğum için her ne kadar herkesle içli dışlı olmasam da okul çapında epey bir şöhret kazanmıştım. Herhangi bir derste kitapta yahut tahtada insan takatini aşar gibi gözüken en küçük bir doğa olayıyla karşılaşıldı mı bütün sınıf bana döner ve “hadi ateistler bunu da açıklasın” derdi. Bu şimdiden bakınca eğlenceli, evet, ne ki o zamanlarda kırk kişilik sınıfın yarısından fazlası beni her fırsatta iğnelediğinden kendimi epey rahatsız ve huzursuz hissediyordum. Bu da bende devasa bir öğrenme arzusu tutuşturdu. “Ya yarın biyoloji/dirimbilim dersinde eksantirik bir canlıyla karşılaşırsak da ben onlara bir açıklama veremezsem!” tedirginliği beni uyutmuyordu. Tabii artık bu gün bir şeyin nedenini açıklamanın hiçbir anlam değerini haiz olmadığını biliyorum.
Tabii o zamanlar ne dilim, ne Türkçe bilim içeriklerini okuyacak denli sabrım ne de oyun bağımlılığından kurtulma imkanım vardı… Ne ki yan sınıftaki çocuklar dahî benimle münazara etmek için gelirlerdi fakat hakkıyla ne felsefe ne de bilim biliyordum… Bir de zaten fevkalade rekabetçi bir kişiliğim vardı. Oyun oynarken yenildim mi başımı duvarlara vururdum… İşte bütün bu şartlar hitabet kabiliyetimi görülmeyecek denli geliştirmeme sebep oldu. O yaşlarda en savunulamayacak konuyu bile savunabilir, sav’aş’ın sonunda karşımdaki çocuğu yahut çocuk güruhunu savunduklarının tam zıddına ikna edebilirdim. Hatta bir defasında benimle münakaşaya gelmiş üç kişiye kalemin aslında silgi olduğuna ikna etmiştim… Fakat bu kabiliyet o yıllarda bana fayda değil, zarar verdi. Kimse benimle sav’aş’amadığı için kendime muhayyel vasıflar atfettim. Ne zaman ilahi Eflatun ila tanışıp biliştim ise işte o zaman bu hitabet aracılığıyla kazandığım münazaraların süslentili goblinlerin şarlatanlık partilerinden başka bir şey olmadığını anladım. Safsatacı bir dırdıriyatta, her şeyin hakiki bir açıklamadan başka her şeye benzer bir anlatışına vakıftım… Ama bu ne ifade ediyordu? Titanca bir hiç.
Peki etrafında bir yol gösterici olmayan ondört yaşındaki bir çocuk ne yapar? Yutuba girip vidyolar seyreder! Burada bir yutup, bir de diskort’u belirtmeliyim. O yaşlarda bütün bildiklerimizi yutuptan öğrendik, öğrendiklerimizi çevremize sattık fakat bir süre sonra bize ayak uyduracak yaşıtlarımız kalmadı. Çünkü bir insan bir uğraşa kendi isteğiyle atılmamışsa onda sabitkadem olamaz. Biz de merakdaşlarımızı nerede buluruz diye aramaya başladık. Bu arayışta pekçok kişi diskordu buldu. Orada sunuculara girdi. Sunucular desem de, ve her sunucuda çeşitli bilim, kültür, teknoloji kanalları vs. olsa da en sonunda konu n’apıp edip dine bağlanıyordu. İşte o diskort sunucularında insanlar anonim ve surat’sız oldukları için normalde benimseyip -gerek yetersizlikleri gerekse linçlenme korkuları sebebiyle- beyan edemedikleri en uç düşüncelerini olanca hararetleriyle savunuyorlardı. Bazı günler tek ve lüzumsuz bir konu hakkında on saat, oniki saat münazara ettiğimi bilirim. Bir benzetme yaparsam, yutup bizim akademimiz, diskort da agoramız olmuştu.
Burada bir parantez açıp insanların Celal Şengör ve Ahmet Arslan hakkındaki sarsılmaz düşüncelerine karşılık bir başka bakışaçısı sunmak isterim. Herkes Arslanı da, Şengörü de binbir şekilde eleştiriyorlar, eleştirsinler de. Mesela sizin[Burada Ömer hocaya hitap ediyorum] Flu Tv’de Celal Şengör hakkında dediğiniz her şeye baştan sona imzamı atarım. Ben Platon, Hegel vs. anında çöpe atılınca “ohh, bunları okumama gerek yokmuş” rahatlamasıyla bu çöpe atışlardan zevk alıyordum. Ama şunu söyleyeyim, Celal Şengör ve Ahmet Arslan olmasa ben bugün karşınızda duramazdım. Beni düşünceye teşvik eden insan Celal Şengör olmuştur. Sadece beni değil, belki benim gibi yüzbinlerce kişiyi. Fatih Altaylı’nın yaptığı Teketek programının şu an asla farkına varılmayan bir bilme aşk ve kültür tohumlarını gençlere ve hatta yaşlılara serptiğini düşünüyorum. Annem bile Celal Şengörü -bütün aşırılıklarına rağmen- seyrederdi. Ne bileyim, bundan belki elli yıl sonra “Türkiye ve Aydınlanma” adlı bir kitap yazılacak ve kitapta en büyük paye bu programa verilecek. Kendime döneyim. Celal Şengör’ün Ahmet Arslan’la yaptığı yayından sonra Arslan’a hayran kaldım. Bugünkü sosyal medya eleştirmenlerinin arzuladığı gibi halk için yapılan bir programda üst düzey felsefe anlataydı , hayran kalamazdım. Sonra yutuba yüklenmiş bütün videolarını seyrettim. Bilinçli satın aldığım -çizgiroman olmayan- ilk iki kitap Ahmet Arslan’ın felsefeye girişi ve felsefe tarihinin birinci cildidir. Demek istediğim şu: Onlardan etkilenip felsefeye veya bilime adım atan kişiler onları zaten aşıyorlar. Ben bugün Ahmet Arslan’ın felsefe tarihine baktığımda gerek Platon gerek Aristoteles hakkında tekrarladığı yanlış ezberleri görebiliyorum. Fakat bu adam bu yanlışları tekrarlamasaydı ben zaten bunları görebilmemi sağlayacak bir öğrenme serüvenine atılamayacaktım. Diyelim bazıları da onlardan etkilenip onları aşmadılar, en azından kendi sınırlı dünyalarından daha büyük ve bambaşka dünyalar olduğunu öğrendiler. Bu ufuk genişlemesi bile paha biçilmez bir şey değil mi? Bu konuda son olarak şunu söylemek istiyorum: İnsanlar rağbet gören kişilerin hatalarını gösterip onları aşağılayarak bu toplu gaflet seline kapılmamakla göneniyorlar. Halbuki kimseyi beğenmeme zaten milletimizin temel karakteridir. Ya birine gönülden bağlanırız ya da mutlak reddederiz. Ne ki bu rağbetli kişileri aşağılayıp popülizm seline kapılmış avamdan sıyrıldıklarını sanan sosyal medya eleştirmenleri aslında çok daha geniş fakat bakışları öfkeden köreldiği için kuşatamadıkları bir gaflet seline kapılmışlıklarının farkında değiller.
Bu dediklerim onaltı yaşıma kadarki süreçti. Sonra korona geldi. Bu koronayı o kadar önemsiyorum ki! Koronadan nasiplenmemiş bir insan tasavvur edemem. Şimdiye kadar gerek felsefeci gerek dilci gerek edebiyatçı kimle konuşmuşsam ya aslî merakına koronada kavuşmuş ya da o asli merakına ulaşacağı uzun ve zorunlu süreci koronada aşmış.
Demin Ahmet Arslan’ın kitaplarını satın aldığımdan bahsettim ama onları neredeyse iki yıl okumadım. İki sebebi var, birincisi oyun bağımlılığım. Başta oyunlardan özgürleşmenin zorluğunu boşuna belirtmemiştim. İkincisi felsefeden ziyade kuramsal fiziğe daha meraklı olmam. Ama fizik o yaşlarda bana öğrenilmez gözüktüğü ve oyun bağımlılığım had safhada olduğu için yalnızca popüler bilim kitaplarını ayda yılda bir okumakla yetiniyordum.
İşte burası biraz komik. O sıralar Ps5 yeni çıkmıştı ve doğdum doğalı kullandığım bilgisayarım artık patladı patlayacaktı. Aileme Ps5 aldırmak için uzun ve sistemli bir baskılar silsilesi kurdum ama maddi şartlar en nihayetinde beni yendi… O yaşıma kadar biricik eğlencem oyunlardı, onlar gitti, kalakaldım… İçi eğlenme arzusuyla taşan bir çocuk var ama ne evden çıkabiliyor ne de evde bir şeyler yapabiliyor. Yapacak hakikaten hiçbir şeyim kalmadığı için Arslan’ın felsefe tarihini okuyayım dedim. İnsanların vaktizamanında böyle şeyler düşünebilmiş ve kendimin de bunları anlayabilmiş olması beni fevkalade etkilemişti.
Sonra Arslan’ın beş ciltlik felsefe tarihini bir buçuk haftada bitirdim. Oradan bir arkadaşımın tavsiyesiyle Niçe’yi okumaya merak saldım. Burada Niçe’ye de kısaca değinmek isterim. Yaşıtım olan felsefe meraklılarının ekseriyeti öğrenme serüvenine Niçe’yle başlamış. Niçe’yi ilk okuduğunda anlayamamış, sonra Şopenhavır’a gitmiş, onu anlamak için Kant’ı anlamanın elzemliğini görmüş, sonra da kadim Yunan’a göç etmek zorunda kalmış. Ben onyedimde kadim Yunan’a göç ettim ve hala daha oradayım.
Onyedi yaşımda bir gün sahaf sahaf gezerken bakışıma bir kitap başlığı değdi: Kötülük Çiçekleri. Çocukken hikayelerde iyiler ahmak ve sıradan tasvir olunduğu için daima kötüleri daha görkemli ve tutuluası bulmuşumdur; Megatron, Madara, Ryuga vb… Çocukluğumdan taşan bir eğilimle elimi istemsizce kitabı uzattım, kitabı aldım, eve döndüm ve okumaya koyuldum. Okudukça daha önsözde mütercimin, Sait Maden’in dil inceliği ve kendinden eminliği beni çarpmıştı! Henüz şiirlere hiç bakmamışken bile şiirlerin müterciminin niteliği ve yetkinliği dolayısıyla harikulade şiirlerle karşılaşacağımı kavramıştım. Kitabı okumaya başladım ve daha ilk şiirden benzetmelerin yoğunluğu ve yalınlıktaki vuruculuğu.. her şeyiyle Bodlerlenmiştim! Onyedimden yirmime kadar Bodler okudum desem abartmış olmam! Tabii kitap okumak için oturduğumda -gayem Fransızca’ya çalışmak değilse- Bodler’i okumadım fakat nereye gitmişsem yanımda götürdüm.
Bodler’de hayran kaldığım şey, canımı, hiçbir duygudaşlık kuramadığım dogmalara sarılmaksızın safi kelamla kaim bir baştan başa sihir alemine sokabilmesiydi: Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi…
- “Tanrıtanımaz” tercümesini hiç sevmiyorum. 1) Tanımak ile bilmek arasında gözetilmesi gereken ayrımı yok sayıyor. 2) Ya ‘tanısa bilirdi’ ya da ‘bilme planında değil de his planında verilmiş keyfi bir tavır’ gibi tınlıyor. İkisi de kötü. Dehrî’yi teklif edesim var fakat maddecilik ile ateizmi aynı kefeye koymuş olmaktan çekiniyorum. Kur’an’da şöyle deniyor: “Ve dediler: Ancak dünya yaşamımız vardır, ölürüz ve yaşarız ve bizi ancak dehr helâk eder.” işte ateizm tam da budur! Ha biri “diyebilir ki “ben Yahudi-türevi dinlerin tanrısını reddettiğimi belirtmek için ateistim diyorum” derse ondan maksadını daha iyi ifade edecek bir terime taşınmasını rica ederek ateizmi, ahir’et’i ve kurtuluşu reddediş olarak kavrayacağız. ↩︎





Yorum bırakın