Son dört günde günlük en fazla 5 saat uyuyarak Kaçalin’in KDO’daki onbeş seminerlik KUTADGU BİLİG okumalarını ve OĞUZLARIN DİLİYLE DEDEM KORKUDUN KİTABI’ndaki notlar bölümünü hatmettim. Dört günlük serüvenimin meyvelerini sunuyorum. Sizi temin ederim, sunduklarımı titizlenerek okursanız Türkçe’yi kavrayışınız boyut atlayacaktır. En azından şahsen uzun süredir kafa yorduğum pek çok düğümü Kaçalin sayesinde çözebildim, umarım sizde de böyle olur.
Kaçalin, buradaki her alıntının kaynağını veriyor fakat ben o kaynakları eklemedim.
- SADAKAT-VEFA-CEFA-CEVR
Vefa, bağlılık; tersi ise cefa. Cevr, fiziki eziyettir; üç yaşındaki çocuğa 7 kilo su bidonunu taşıtırsanız bu bir cevrdir; ama cefa psikolojik, çocuk sizden ilgi beklerken kaşınızı çatıp aksi cevap veriyorsunuz, çocuk eziliyor. Vefa, güler yüzle bakmak, özlemek, çeşitli vesilelerle muhabbetin daimi oluşunu göstermek; sadakat, mesela sattığınız bir köpeğin çiftliğinize geri gelip kendini size göstermesi vefa, ama köpeğin ona sabah akşam et vermeniz dolayısıyla kapınızı beklemesi sadakat.
- EZİYET-ZAHMET
Eziyet: cevrücefa, fiziki, yukarı in aşağı çık onu yap bunu yap vb.; zahmet, örneğin ince bir minyatürü işliyorsunuz, rengini tutturuyorsunuz, kıl ile açılarını kaydırmadan ince ince çiziyorsunuz vs.
Mesela kışın eziyeti yoksa bile kendi halinde zahmetli bir mevsim denebilir.
- Fa’ale, Ca’ale, A’mele
Faale kılmak, caale işlemek, amale işlemek[bence eylemek]. Yapı değişiyorsa ca’ale; tekrar edilme ve istikamet varsa a’mele; herhangi bir hareket ise fa’ale.
- AÇAN-AÇICI FARKI
Ar. fātiḥ+a ‘açıcı’ < fātiḥ ‘açan’. Buradaki +a eki dişilik eki değil, varlıkta eylem süresi boyunca bulunan geçici sıfattan varlıkta zatıyla bulunan kalıcı sıfata geçirmek için getirilen bir ektir. Tü.’ye göre söylenildiğinde: Varlıktan eylem süresi boyunca ortaya çıkan geçici davranışın adını yapan -an ekiyle açan ‘fātih’ iken varlıkta eylem süresi dışında da kendisinde bulunan kalıcı durumun adını yapan -ıcı ekiyle açıcı ‘fātihat’ yapmak için getirilmiş bir ektir. maḏbaḥ+at ‘çokça kesim yapılan yer’ < maḏbaḥ ‘kesim yeri’; maḥkam+at ‘sık sık yargı yapılan yer’ < maḥkam ‘yargı yeri’ndeki +atlar da sıklık ve çokluk, şams+at ‘güneş’ < şams ‘güneş’teki benzerlik, ḫalif+at ‘halife, arda’ < ḫalf ‘arka’ mübalağa anlatır.
- ÇOKLUK EKİ
Bu durumda +ların konumu ne olur? Çokluk eki almadıkça teker teker adların yazılması teklerden oluşan sayılabilen çokluğu anlatmaz, birlikte bulunan sayılamayan çoğu anlatır. Şöyle ki:
Çocuk kaçtı. Bir kişi bir hareket yaptı.
Çocuklar kaçtı. Çok kişi birlikte/birlikle hareket yaptı.
Çocuklar kaçtılar. Çok kişi birer birer bir hareketi yaptı.
Çocuk kaçtılar. Bir kişi çoklukla birlikte hareket yaptı / çokluğa hareket yaptırdı. Sonuncunun anlaşılabilir bir örneği olmak üzere: Cumhurbaşkanı geldiler. Bir kişi çok kişiyle hareket etti, yola çıktı, ya da çok kişiyi hareket ettirdi, buyruğunda kullandı. Buradan ad aktarmasıyla bu değerdeki kişi yalnızken bile davranışlarında bu değere denktir. Sonuncu örneğin adı nazikliktir.
Ḳażān, oġlı-y-ıla sar-ḫoş yaturlar: Ḳażān-ıla oġlı yazılmış olsaydı Ḳażān sar-ḫoş yatur ile Ḳażānuŋ oġlı sar-ḫoş yaturun birleştirilmesi olacaktı ve burada Ḳażān ve oġlınun ayrı ayrı ve eşit değerlerde kabul edilmişliği söz konusu olacaktı. Ḳażān, oġlı-y-ıla biçimindeki bir yapıda başkasıyla değil oğluyla sınırlaması gelir ve işi yapmakta esas alınanın da Ḳażān olduğu bildirilir.
- AKTİF FAİL PASİF FAİL
Grafik olarak ‘kitab’ın a ile i’sini yer değiştirdiğimizde katip oluyor. Katip ‘yazan’, aktif fail; kitap da ‘yazma’, ‘yazılan’, pasif fail.
Yazılan ile yazılmış farklı şeyler. An ile failliğini ortaya koymak istiyoruz. Bir çizgi düşünelim, çizginin başında ‘yazan’ aktif faili olsun, çizginin sonunda da o yazanın ortaya koyduğu bir varlık olsun ki o da ‘yazma’ olur; eğer işi söylemiş olsaydık ‘yazılmış’ olacaktı. ..Agent ve actoris, yani iki fail tipi var. Yazı’yı kastediyorsak ‘yazılmış’ ama failin eserini yine bir fail olarak kastediyorsak ‘yazma’. Türkçe olarak düşünürsek ‘katip’ yazmacı ise ‘kitap’ yazma; ‘katip’ yazıcı ise ‘kitap’ yazılan, yazılmış değil.
Sanîn ‘mızrak’ Ar. sinn ‘diş’, sinān ‘diş olan’
ḥâsib ≠ ḥisâb ‘sayan ± sayılı’, kâtib ≠ kitâb ‘yazan ≠ yazılı’
ā‘nın Tü.deki +çı’yı karşıladığı, yeri değiştiğinde biri etken öbürü edilgen olmak üzere (Ar. ma- = Tü. -l-mış’tan farklı olmak üzere maktûb = yazılmış gibi) anlamı da değişen iki kullanılışı vardır. Kullanılan hâcic ‘gelen’ gibi (> ḥâcî ‘hacı’) kullanılmayan *sânin ‘diş yapan’dan kullanılan bir sinān ‘diş olan’ ‘büyük bir diş görüntüsünde olan, batıcı, tek diş, süngü’ye gider. Bunun yanında da ḥicâc ‘gelinen’ kullanılmaz. Tü.ye çevirisi bakımından kitâb ‘yazılı’ ve maktûb ‘yazılmış’ anlaşılmalı.
- UR ETTİRGENLİK EKİ
Şimdilik kaydıyla bu ekin geldiği bir kısım eylemler öbür geçişlilik-ettirgenlik eklerinin kattığı anlamdan ayrılır. Bir işi başkasına yaptırmak yerine bir işi yapma eğiliminde olana o işi yapmasını sağlamak anlamını katar. aşır- ‘aşmasını sağlamak’, artır-, batır-, bitir-, doğur-, doyur-, duyur-, düşür-, geçir-, göçür-, içir-, kaçır-, taşır-, şişir-, uçur-, üşür-, yatır-, yetir-.
- ERMEK, KARARMAK, YEŞERMEK
ḳarar-: < ḳara+ar- ‘kara olmak’ < ḳara ėr-. Bitkilerle ilgili kullanılan ėr- ‘erişmek, yetişmek, olgunlaşmak’in ekleşmesi söz konusudur. Meyve çiçek açıp yere düşene kadar geçirdiği bütün merhaleleri (yeşer- > kızar- > sarar- gibi) renklerle belirtir. Bu renkler hep birbirine dönüşerek olgunluğa erişir. Yeryüzü de yazdan yaya, yaydan güze birçok renge bürünür. Aynı varlık üzerinde art arda birkaç rengin oluşmasında kullanılan ėr- ‘olmak’ fiili ek gibi algılanır. Böylece ortaya çıkan {+Ar-} eki öbür bütün renk adlarında da kullanılır.
Örnek olarak bk. aġar- ‘aklanmak, beyazlanmak’ (< āḳ ėr- ‘ak gelmek’)
bozar- ‘boz renge dönmek, sararmak, ağarmak’ (< boz ėr- ‘boz gelmek’)
göger- ‘göğermek’ (< kȫk ėr- ‘yeşil gelmek’);
ḳarar- ‘kararmak’ (< ḳara+r- < ḳara+ar- < ḳara ėr- ‘kara gelmek’);
ḳızar- ‘kızarmak’ (< ḳız ėr- ‘kızıl gelmek’);
morar- ‘morarmak’ (< mor ėr- ‘mor gelmek’);
sarar- (< sārı+ar- < sārıġ+ar- < sārıġ ėr-).
Renk adlarından başka: busar- ‘pusarmak’ (< bus ėr- ‘pus gelmek’);
küzer- ‘güz olmak’ (< küz ėr- ‘güz gelmek’);
tüzer- ‘düzelmek, tesviye edilmek, doğrulmak’ (< tüz ėr- ‘düz gelmek’)
- KEZ-KAT-ADET-TANE
Kez sözcüğü eylemlerdeki sayıyı, adet ve tane sözcükleri de nesnelerdeki sayıyı gösterir.
Kat yukarı doğru, kere yana doğru bir tekrardır, tıpkı fark ve ayırtta olduğu gibi. Şey sözcüğünün sözcük olarak iş’i ve nesne’yi, ad olarak da kavram’ı ve nesne’yi karşılaması ve dolayısıyla çeviride karşılaşılan durum ne ise kere sözcüğünün kat ve kez’i içermesi bakımından karşılaşılan durum da aynıdır.
- BURADA-BURDA FARKLILIĞI
1. burdan < *burden < *buirde < *buyirde < bu + yėr+de
2. bura < bu’ra < bu ara
- DİLEMEK-İSTEMEK
Dilemek-istemek, mücerret-muşahhas, elle tutulur-elle tutulmaz. Neyi istiyorsa yapar, diliyorsa değil. Allah temenni edecek de bir şeyi yapacak, olmaz. İstiyor da yapıyor. Biz ise “Ah şöyle olsa ne iyi olurdu.” şeklinde diliyoruz.
- MURAD-ŞA’E
Murad etmek ile şa’e farkı: Birinin belirli kuralları var ve o kurallar içersinde yürümesini sağlıyor, yani konulan büyük kurallara dokunulmuyor fakat o kurallar içersinde sürüyor. Buradan üsküdara gitmeyi murad edebilirim ama inşae, gidemeyebilirim de. Yol var, ayağın da yürüyor, yani gidebilmen için engel yok ama Üsküdar’a gidebilmem için bir engel olabilir. O kurallarımın içersinde bir ruhsatın olup olmaması şa’e.
- YARDIMIN ÇEŞİTLERİ: MUİN, NUSRET, HİMMET, MÜZAHERET
Muin, çoklukla alt kademedeki kişinin yardımı anlamını içerir; Nusret, lojistik yardım; Himmet, yukarıdan aşağıya yardım; Müzaheret, yandan, eş makamdan yardım. Yani meslektaş meslektaşına aynı güç ve konumdaki müzaheret ile yardım verir; yetkili kişi aşağıya himmet eder; bir alttaki kişi yukarıya muavenet eder; Nusret de lojistik yardımdır.
- ONAY
Tasvib, tasdik ve beğenmek için de onaylanmak kullanılıyor.
- KRİZ-SEKTE-BURHAN
Kriz, sosyal oldu mu “buhran”, tıbbi oldu mu “sekte”.
- ÖKSÜZ-YETİM
Öksüz ‘ergenlikten önce anası veya hem anası hem babası ölmüş olan çocuk’ ve yetim ‘ergenlikten önce babası ölmüş olan çocuk’.
öğ ‘aklı’ dolayısıyla bir katkı: Öksüz ‘annesiz’ diye bilinir ve anadan öksüz babadan yetim kalmak tabiri kullanılır. Hâlbuki öksüz kelimesi bilge ʿâlim ikilemesi gibi ögsüz yatimdir (ögsüz al-yâtîmu wa ʾl-ḥayrânu. wa-aṣluhu: ögsüz maʾḥûḏun min ōg wa-hwa ʾl-ʿaqlu wa ʾl-fiṭnatu). İlk zamanlarda anne ile ilgisi yoktu. Yâtîm ‘tek kalmış; ergen olmadan önce babası ölen çocuk’ demektir. İnsan baba desteğiyle hayvan anne desteğiyle yaşar. Yetimlik maddî manevi desteği olmamaktır. Sonra sözlüklerdeki öğ ‘anne’nin etkisiyle yanlış ayrıştırmaya gidilmiştir. Krş. Atası ölen öksüz galmaz, anası ölen öksüz galur. bk. öksüz ‘anası veya hem anası hem babası ölmüş olan (çocuk)’, hem öksüz hem yetim. Yetim ‘babası ölmüş olan çocuk, babasız’.
- KALIN-YUFKA YOĞUN-İNCE
(Bir şey) yufka iken (onu) delmek kolay imiş, ince olanı (da) kırmak kolay; yufka, kalın olursa (onu) delmek zor imiş, ince yoğun olursa (onu) kırmak zor imiş]. Buradan çıkan sonuca göre yoğun incenin tersi; kalın yufkanın tersidir. Yoğun enlemesine, kalın diklemesinedir. Mesela on ipliğin üst üste eğrilmesi bir ipliğe göre yoğunluk, on kağıdın üst üste konulması bir kağıda göre kalınlık arz eder.
- DÖRT BAŞI MAMUR
Dört başı mamur, yani dört baş çekerek dengeyi değiştirecek hıltı dengeli, içe kapanık yahut üzgün yahut taşkın olmayan; bu manevi denge daha sonra manevi denge ve dengesizlikleri ifade eder olur; alim, fazıl vs.
- TESELLİ
Teselli vermek, üzüntüyü unutturmak; teselli bulmak, üzüntüyü unutmak.
(Nişanyan: Arapça slw kökünden gelen tasallā veya tasallī تسلّى “unutturma, gönlünü alma” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça salā سَلَى “unuttu, aklından çıkardı” fiilinin tafaˁˁul vezninde V. masdarıdır.)
- LAKAP-NAM
Lakap, insanın öne çıkan ya da şöhret bulan vasfının adı: Yiğit lakabıyla anılır. Lakap takılıyor fakat nam takılmıyor. Nevai çok namlı bir şair; duyulmuş, tanınmış, geçerli. Peki Nevai’nin lakabı ne? Sözgelişi mütercim Nevai. Lakabı takıyorsun ama namı yürüyen bir şey.
- DEPREM-ÜGRÜMEK
Yerin ileri geri gitmesi yahut geminin sağa sola sendelemesi anlamındaki zelzeleye ügrümek, köstebek gibi alttan yukarıya vurana ise deprem/zelzele denir.
- BİTMEK-TÜKENMEK
Bitmek-tükenmek. Belki bir tanesi yerine ikame edilebilir bir sonlanış, diğeri ise yenisi gelmeyecek bir sonlanış. Bitti, yarın gelecek; tükendi, yarın gelmez.
- İLAVE-ZEYL-EK
İlave, bir şeyin üstüne katmak; zeyl, arkasına katmak, yani kitabın sonuna zeyl ve başına ilave olur. Ek, mevcutun içinde olabilir, mesela bir tren vagonu altı katardan oluşabilir, birinci vagon ikinciye, üçüncü vagon birinciye eklenir, bu eklemedir. Bu altı vagonluk tren seferi özel bir durum ile katarının yedi ya da sekiz vagon yapılması gerekirse vagon ilave edilir, eklenmez.
Yemek pişmiştir, her şey tamamdır fakat artı bir şey koymak durumunda kalırsınız, ona ilave denir.
- ARMAĞAN
Kök anlamı ‘bir yolculuk, savaş ya da av dönüşünde, orada elde edilen nesnelerden yakınlara, eşe, arkadaşa ayrılan ülüş’ idi. yārmaḳan biçimi, yārmaḳ ‘ayırmak, dilmek, bölmek’ sözcüğüyle ilgilidir. Buna göre yapısı er-eren, ḳız-ḳızan, sıġ-sıġan örneklerindeki gibi yārmaḳ ve +an olarak çözümlenebilir.
- NAKAHA-TAZAVVACA
ḳızına nikāḥ ėt-: ḳızını nikāḥ ėt- beklenirdi. Biraz dikkat edilirse Ar.’da zavvaca ‘erkeğe eş vermek’ nakaḥa ‘kızı kocaya vermek’ anlamına gelir. kadının nikâhını erkeğe bağla- konusunda bk. Han Nigar’ın nikahını Köroğlu’na kaydettiler. Yönlerin farklılığını, sonuçların aynılığından dolayı gözde canlandırmak pek kolay olamadığından şöyle bir örnek anlamağı sağlayıcı olabilir: «Hastayı hekime götürmek ≠ Hekimi hastaya getirmek.» Başlangıcı tayin edici belirtilerden uzak bir mekânda bir hastanın başında bulunan hekim için acaba hasta mı hekimin ayağına gitmiştir yoksa hekim mi hastanın ayağına getirilmiştir. Evlilikte de evlenip ortak bir hayata başlayan kişiler için başlangıç unutulunca ya da erkek esaslı düşünülüp her iki biçim -birlikte yaşamak anlamında- evlenmek diye adlandırılınca önce sözcükler sonra da kavramlar ölmektedir.
evlenmek kavramı için Tü.’de iki fiil bulunmaktadır:
tazavvaca anlamında evlen-
nakaḥa anlamında önce yatar-: ġarraba bi maᶜnā zavvaca bintahu ‘kızını kocaya vermek’. sonra göç- ‘kocaya gitmek, gelin olmak. Bir de bk. göçür- ‘kız evlendirmek, kız çıkarmak’. göç- kökü yeterli cevabı vermekteyken göçür- gövdesinin kaydı kaynaklarda mevcut eski bir köçür-örneğiyle ilişkilendirmek içindir. İlkin evlilik için kullanıldığının kaydını yakalayamasak da bizi doyurucu anlamı bulmaktayız. köçür- ‘çıkarmak, götürmek, nakletmek’. Nitekim aynı dönemdeki taşlat- fiili için kullanılan ġarraba ‘gurbete göndermek’ fiili de önceleri genel anlam içermekteyken sonra yatar- fiilinde özel anlamın karşılığı olarak verilmiştir.
- MİNNET
Minnet: (< Ar. minnat ‘boyun kesmek, boyun bükmek, boyun eğmek, iyilik, yük, ağırlık, teşekkür, yalvarmak, istemek, beklemek, ummak’ < m-n-n ‘kesmek’). Verenin hiçbir karşılık beklemeden yalnız isteyenin sıkıntısını kesmek düşüncesiyle verdiği nesne. Bir nimet ile minnet yükü altında bırakmağa denildiği gibi onu sayıp dökmeğe, başa kakmağa minnet yüklemeğe de denir. Her ikisinin de kök anlamı kesmektir. Nimet vermek ihtiyacı keser, söylemek de teşekkürü keser. Bir görüşe göre ağırlık ölçülerinden olan mann ‘batman’dan alınmıştır. Buna göre minnet ‘ağır nimet’ demektir. Bu iki biçimde kullanılır. Biri davranışla olur ‘nimet ile ağırlamak, ağırlık vermek’, öbürü sözle olur ‘söz ile başa kakmak ağırlık vermek’. Bugünkü Tü.’de rica ile denktir. krş. rica minnet ‘yalvar yakar’, minneti yok ‘ricası yok’, minnet etmek ‘rica etmek, başvurmak, yük etmek’, minnete geçmek ‘makbule geçmek’.
- KISSA-HİKAYE-MASAL-ESATİR-EFSANE
ḳıṣṣa: (< Ar. ḳiṣṣat) Sözcük ‘anlatım, haber, bildirme, hikâye, bir işin izini sürerek arkasına düşme, izlemeğe değer bir haberi aktarıp anlatma’ karşılıklarıyla Tü.’deki hikâye / öyküye karşılık gelir. Ayrıca Ar. ḥikāyat = masalı, asāṭir de efsaneyi karşılar.
- GAZA-GAZİ-GAZVE
Dışarıya çıkılan savaşın adı gaza; gazinin Türkçesi akıncı, sınırlar dışına gidip gaza ediyor; başında peygamber varsa adı gazve olurdu, bedir gazvesi. sınırlar içersinde müdafaa etse idi bu mücahit olurdu.
- TARİKA-ŞERİA-MEZHEB-CADDE-NEHEC
Tarika, şeria(Hayvanların suya gidip geldiği geniş yol; buradan insanlara aktardığımızda, büyük kalabalıkların yürüdüğü inanç yolu diye algılayabiliriz.), mezheb, cadde, nehec(tabii olarak oluşmuş geniş yol)
- TAHARET-NEZAFET
Temizlik imandandır deniyor. İfadeyi Arapça’ya geri çevirsek ettharatü minel iman olur. İşte mintanını, yüzünü yıkayacaksın falan. Halbuki ennezafetü minel iman diyor. Oradaki nezafet, taharet değil; ahlaki temizlik, uçkur temizliği, insani davranışlardaki temizlik. Kutadgu biligdeki silig’i de tahir değil, nazif diye anlamalıyız.
- AYRIM-FARK
Fark: (<Ar. <Akkad. <Süm. pariku ‘kesintiye uğramak’ Sözlüklerin verdiği anlamlar toplanıldığında üste, öne ve ileriye doğru bir açılma, baştaki üstteki tepedeki ayrım, basamaklandırma sonucu bir başkalık söz konusudur. Bugün için TTü.nde aralarında sekiz on yaş fark bulunmak, fark atmak, fark yapmak, burun farkı, ırk farkı, saat farkı, sayı farkı, üstüne fark vermek. Ayrım ise yana doğru açılmadır. ırk ayrımı, yol ayrımı.
harflerin yerlerini değiştirerek elde edilen büyük türetmeye göre favk ‘üst’. Bizzat bu anlamda kullanıldığına örnek olarak bk.
nokta bile nokta tapıp imtizac
koydı elif farkına şahane tac
[=Nokta Nokta ile birleşti, elifin üstüne şahane taç koydu.]
- HİLM
et ‘et (laḥm)’ et yėr ‘yumuşak (sahl) yer, yumuşak toprak’. Göçebeler için yemekte önce et gelir yerleşikler için buğday. Buġday etmegüŋ yoġ-ısa buġday dilüŋ yoḳ-mı (“Kitāb-ı Atalar”, 121b4. yr.) atasözündeki buğdayı da yumuşak olarak anlamak gerekir.
Fa. nān ‘ekmek, yiyecek’ için Ar. laḥm ‘et’a gönderme yapılır. Ar. ḫubz ‘ekmek’ sözcüğünün türediği kökte ekmek kavramı etrafında dönen birçok örnek arasında ‘tombul, dolayısıyla *yumuşak’ anlamı vardır. Ar. laḥm ‘et’da harflerin yerlerini değiştirerek elde edilen büyük türetmeye göre ortaya çıkan ḥilm sözcüğünde de ‘yavaş, *yumuşak’ anlamı vardır.
- CEMİ-KESİR-MEBZUL-CÜMLE-BÜTÜN-TÜM
Cemi toplam, kesir çok, mebzul tıka baka, cümle ne var ne yok/o andaki hepsi.
Bütün, parçaları/cüzleri olan, toplanıp dağılabilendir. Tam/Tüm ise parçasızdır. Tam gün yasası, ara vermeden çalışacaksın fakat bütün gün yasası diye bir şey yok çünkü orada bölünmeyen bir sekiz saat var.
- ORDU-ORTA
İnsan önce göçebe/seferî idi. Hayvan için ve insan için arazinin verimli olduğu yerlere göç edip oralardan faydalanıyorlar. Oraya gittikleri zaman güvenlik bakımından baş olan insanın, yani hakanın tepede bir yerde çadırı kurulur. Bütün anadolu şehirlerinde bunu fiziki olarak görüyoruz. Ankara kalesi, Tokat kalesi, Kastamonu kalesi vs. hep tepe bir yerdedir. Savunması tabii olarak kolay, sağlam olan bir mekan seçilir ve şehir onun etrafında oluşur. Böyle tuğla, taş kalenin olmadığı bir yerde de hakan çadırını oraya kurar ve bu orta/orto bir yerdir, onun etrafında da halka halka şehir gelişir. Bu orta aynı zamanda güvenlik unsurları anlamında ordu kelimesi olmuş olmalı. Orto, aynı zamanda ordu ve aynı zamanda hakanın oturduğu ortadaki saray mekanını geliştirmiş olmalı.
- ÂLİM-ALÎM-ÂMİR-EMÎR
Amir, tek emir veren; halbuki emîr çok emir veren. Mesela kerîm, iyilikte önce/ilk davranan; önce su verilecekse suyu önce o veriyor, suyu veriyor değil, önce o veriyor, hastayı ziyarete gidilecekse önce o gidiyor, çok ikram sahibi birisi; her hareketinde keremlik gösteriyor; ama kârim olsaydı bir kere kerem gösterirdi. Mesela âlim bir şeyi biliyor ama alîm onu da biliyor, bunu da biliyor vs. Kur’an-ı Kerîm’de Allah için âlim değil, alîm geçiyor; Allah her şeyi biliyor; yani çeşitli şeyleri ayrıntılarıyla biliyor. Böyle bakınca emîr çok emreden; böyle yapılsın, şura boyansın, atlar hazırlansın vs. her şeyi emrediyor; halbuki bir şeyi, bunu emrediyor olsaydı âmir olurdu. Senin âmirin kim derken sorulduğunda aslında -altı ayda bir, senede bir- sana kim emrediyor demek. Sen kimin emrindesin demek ise ayrı.
- AĞRIMAK-İNCİNMEK-SANCIMAK
İnç/Enç, huzur; incinmek de bununla ilgili derler; âza incinince hareket edemiyor, sakinleşti, duruyor. Ağrımak, Agırmak; ağır bastı, yani seri hareket edemiyor, ağırıyor, yavaş hareket ediyor. Türkiye Türkçesi’nde ağrımak fiili bütün nüansları yutmuş. Dişim ağrıdı diyoruz fakat diş aslında sancıyor. Kolum ağrıyor, kolumu ağır hareket ettirebiliyorum; dişim sancıyor, dişim etime batıyor; bileğim inciniyor, yani bileğimi hareket ettiremiyorum.
Dede Korkuttan: “Oh atdılar, batmadı. Kılıç urdılar, kesmedi. Sünüyile sançdılar, ilmedi (delmedi?).”
- SANÇMAK-BATIRMAK-SANCAK
Sonraları anlam geçişmesi olsa bile sançmaḳ ilkin enlemesine içine doğru gitmek, batmak ise diklemesine içine doğru gitmektir.
Bıçağı nesneye sanç-, gazada sancıl-, hancer sançıl-, iğne ve çuvaldız sanç-; örneklerindeki gibi bir ileri geçiştir, güneş bat-, gemi bat-’taki gibi bir aşağı gidiş değil. Başka bir deyişle güneş sançmaz batar, gemi sançmaz batar. (Aşağı batmakla ilgili çommak, çömmek, dalmak buradan ayrı düşünülmelidir.)
Eski kaynaklarda 14. yy.’dan itibaren sançaḳ biçimiyle ve ‘mızrak’ karşılığıyla görülmektedir. Bu hâliyle nesne ve anlam batraḳ ile örtüşür.
Bir mızrak ucuna takılmış (iliştirilmiş / sançılmış) al ipek ya da bez kumaş ‘kimlik unvanı, hükmî şahsiyet damgası’ anlamında eski metinlerde tūġ olarak görülmekte onraları kullanıldığı yerler değiştikçe nişān, ᶜalem, arma, amblem adlarıyla gelişme göstermektedir.
batraḳ yere sançılan mızrağı anlatır. Batraḳ, bayram (< Fa. baḏ-rām < bazm-rām)ın da etkisiyle bayraḳ’a dönüştükten sonra cüz’ün zikri ve küllün kasdıyla yapılan cüz’iyyet alakalı mecaz-ı mürsel yoluyla mızrağa takılan bezi ifade eder olmuştur. Böylece bir mızrağa iliştirilmiş -mızraklı- bez (sancak) ile bir bez taşıyan -bezli- mızrak (bayrak) sonuçta bir mızrağa takılmış bez olarak görülmüş bu örtüşme iki ayrı sözcüğü anlamada güçlük doğurmuştur.
- GÖZÜKMEK-GÖRÜNMEK
Gözük-: (< köz+ük-) ‘nesne kendisini gösterir olmak’ ile görin- (< kör-in-) ‘nesne başkasınca görülür olmak’ iki ayrı anlamdır. Konuya ışık tutacak metindeki örnekler şunlar:
Ol … eyle ḳız degildir ki saŋa gözüke. Kendisini sana göstermez. / Ol öyle ādam degüldür kim saŋa görüne. Sen onu göremezsin.
Getürmezseŋ bir daḫı benüm gözüme gözükme (V. 298). Kendini bana gösterme. / Getürmeyecek olur-ısaŋ gözüme görinmeyesin. Ben seni görmeyeyim.
Beryegüŋ vėrdügi altun yüzük barmaġından gözükdi. Yüzük göze çarptı. / Beryegüŋ geçürdügi yüzük görindi. Yüzüğü gördüler.
- EYLEMEK-ETMEK
Eyle- ve et- eylemlerinin birbirine yakın, ama başka başka işler gördüğü üzerinde durmak gerekir. Şimdilik kaydıyla şöyle bir ayrımı sıralamak mümkün:
eyle-: Olmasına yardımcı olmak. adam eyle- ‘adam olmağa yatkın kendi imkânları adam olmak için kısıtlı birinin adam olmasına yardımcı olmak’, niyaz eyle- ‘dilemek’, yardım eyle- ‘kişi maddî ve manevî olarak bir işin yanında ve arkasında olmak’, zarar eyle- ‘ziyana uğramak, manevî kayıp’, zulmeyle- ‘yönetici zulme göz yummak, yönetim zulüm yapmak’. et-: Olmasını bizzat sağlamak. adam et- ‘adam olmağa yatkın olmayan birini adam durumuna sokmak’, niyaz et- ‘istemek’, yardım et- ‘kişi bizzat yardım işine katılmak’, zarar et- ‘maddî kayıp’, zulmet- ‘yöneticinin bizzat kendisi zulmü işlemek’. Bu yazmadaki et- ve eyle-’li kullanılışlar şunlardır. Eğik dizilenler her iki kullanışta da yer alanlardır. Her ikisiyle de kullanılabilen durumlardaki tercih anlatanın hâdiseye bakışıyla ilgilidir. İlgiye değer bir örnek olmak üzere bk. saŋa vermezse żarar ≈ saŋa itmezse żarar.
- DÖĞMEK, DÖKMEK, KUYMAK
dög- ‘sütten yağı çıkarmak için sütü yayıkta çalkalamak’. Bu ameliye dolayısıyla yayıḳ dög- ve buradan da yaġ dög- kullanışları doğar. Yağ süt durumunda ise elde etmek için dövülür, sıvı ise (bk. sarı may ‘sarı mayi, sıvı yağ’) kuyulur (akıtılarak intikal ettirilir), bozulmuş ise dökülür. Başka bir karşılaştırmayla çayı kuy- ‘çayı içmek üzere çaydanlıktan bardağa akıtmak’, çayı dök- ‘tazeliğini yitirmiş çay suyunu ve yapraklarını boşaltmak’. Buna göre dök- ‘serpmek, atmak, dışlamak’ için kullanılır. Krş. baştan kepek dökülmek, tavandan toz dökülmek, su dökmek ‘işemek’, çöp dök- ‘çöpleri bir yere atmak’, yaprak dökmek, imtihanda dökülmek; lokma dökmek, pilâv dökmek. Son iki örnek bezletmek, herkesin önüne sermek dolayısıyla mecazdır.
- YILDIRIM-ŞİMŞEK
Yıldırım, aslen aşağıdan yukarıya olup bize göre yukarıdan aşağıya elektriklenme; şimşek, buluttan buluta elektriklenme.
- NUR-ZİYA-ŞU’A-TAYF
Nur, süzülmüş ışık demek, aydınlıktır gözü almaz, kamaştırmaz, sadece aydınlığı var, fiziki örneği için ayışığı diyebiliriz; Ziya, karanlığı kovan/aydınlatan ışık; şu’a, hareket eden ışık, elimizi lekeliyor, kurutuyor vs; tayf, güneşin yoğunlaşan ışığı, bulutun arasından bir boru gibi düşen ışığın.
- MAHSUL-ÜRÜN
Kireç, ürmek demek. Ürün aslen süt mamullerien denir, beyaz. Ür, beyaz demek. Ürün, yani peynir, yoğurt, ekşilik vs. üründür. Buğdaya da ürün diyorlar, böyle olmaz. Buğdaya mahsul denir.
- LİBAS-SEVB(ESVAB)
libas ve sevb(esvab) kelimelerinin ikisini de giyecek diye tercüme ediyoruz. Bir tanesi şekil verilmiş giyecek, bir tanesi üstümüze attığımız, bizi örten herhangi bir giyecek.
- YIL VE YILLA BAĞLANTILI KAVRAMLAR
Yıl kavramı dolayısıyla şöyle bir sıralamayı hatırlamak gerekir: gün ‘güneşin doğuşundan bir dahaki doğuşuna kadarki -24 saatlik- zaman’ gündüz ‘güneşin görüldüğü, güneşli zaman’.
hafta ‘*bir gezegenin etkisindeki günden bir dahaki etkisindeki güne kadarki -7 günlük- zaman’ hafta günü ‘bir gezegenin etkesindeki bir günlük zaman’. (pazar = ay, pazartesi = dilek, salı = bakır sokum, çarşamba = güneş, perşembe = çolpan, cuma = erentiz, cumartesi = sekentiz).
ay ‘ayın doğuşundan bir dahaki doğuşuna kadarki -4 haftalık ~ 29/30 günlük- zaman’ *aydız ‘ayın görüldüğü aylı zaman’ kullanılmıyor, bunun yanında ayaz ‘parlak’ *ayaş ‘ay ışıklı (yer adı)’.
mevsim ‘dört aylık / ükeklik (burçluk) dönem’ (ALLAH: Ḳur’ān: 41. Fussilat 10).
yıl ‘ükeğin (yıldızlar kümesinin) doğuşundan bir dahaki doğuşuna kadarki -12 aylık (ALLAH: Ḳur’ān: 9. Tavba 36)- zaman’; ama buna göre yılda bir doğan bir yıldız hangisi? Yıldız ‘*yıldız(lar)ın görüldüğü, yıldızlı zaman, gece’ değil yıldızın kendisi. Buraya kadarki malzemeye göre yıl acaba ‘yaş’ ve ‘yeşillik’ ile mi ilgili yoksa ‘yıldız’ ile mi ilgili?
müçel ‘on iki (hayvanlı) yıllık dönem’. Dar anlamda çaġ.
jarn ‘60 yıllık dönem’. Tü. (geniş anlamda) çaġ, Mo. jarn Ar. ḳarn ile birlikte düşünülmeli.
ḳarn ‘40, yerine göre 10, 20, 30, 60, 70, 80, 100, 120 yıllık dönem’.
ᶜaṣr ‘100 yıllık dönem’.
- SULTAN-MELİK
Melik, araziyi elinde tutan toprak/ülke sahibi olur; Sultan, yönetimi/hükmü/sultayı elinde tutan, hüküm sahibi olur.
- TASNİF-TELİF
Tasnif, sınıflamak demek; mevcut bilgileri kullanışlı hale dönüştürüyor; Telif ise birbiriyle münasebeti yokmuş gibi sanılan, uzak, dağınık bilgileri toparlarlıyor. Kutadgu Bilig için Hacib “tasnif kıldım” diyor çünkü o zaman siyasetnamelerden tut tasavvuf risalelerine hepsi yazılı; Hacib, süzülmüş bilgileri Türk dilinde ifade ediyor; buna elbette tasnif diyecek.
- ANT-SÖZ-YEMİN
Hunlarda: Kişi kullandığı en değerli kılıcı eline alarak ucunu şaraba batırır ve bu antlı şarabı düşmanın kafatasından yapılmış kalpa içerdi. En eski devirlerde Türklerde: İki yabancı kardeşleşmeğe ve arkadaşlaşmağa karar verirlerse soydaşlarının önünde kollarını keserek bir kaba (ant ayağı’na) kanlarını akıtırlar. Aralarına kılıç, ok ya da başka bir silah koyarak bu kaptaki kana kımız, süt ya da şarap karıştırarak birlikte içerlerdi. Sonra silahlarını, atlarını ya da bacılarını değiştirirler, böylece “antlı adaş” olurlardı. İskitlerde: Ant içerken kendilerini hafifçe yaralarlar, kanlarını bir kaba damlattıktan sonra silahlarını o kana batırırlar ve her iki yan dualarını tekrarlayarak bu kaptan içerlerdi. Yine İskitlerde: Arkadaş olarak biri seçildiği zaman birlikte yaşamağa, gerekirse biri başkası için ölmeğe büyük ant yapılırdı. Parmaklar kesilerek kanı bir kaba akıtıldıktan sonra kılıçarın ucu bu kana batırılarak bu kaptan içilirdi. Sonra bu kişileri hiç bir şey ayıramazdı.
Ant Ar. yamin ‘sağ, sağ el’ demektir. Sağ el sola göre daha güçlü olduğundan, (sağ yan sola göre ciğer mevzii olduğundan ciğer de irade ve şehvet kaynağı olduğundan, krş. ciğerdar) Araplarda insan destek verir yemin ederken sağ elini karşısındakinin sağ eline koyduğundan bu adı almıştır. İnsanların yemini karşısındakini inandırmak, Allah’ın yemini ise insanları uyandırmak içindir.
Bu metinde (DEDE KORUKUT) and iç- için şu ifadeler kullanılmıştır: Eger [saġlıġ-ıla] Oġuza varacaḳ olursam gelüp seni alayım). Senüŋ dostuŋa dost, düşmenüŋe düşmen[üz]. Bu ifadeler söz vermedir. Ant ise tersinin olmayacağını temin için en yüksek değerin rehin olarak söylenmesidir.
Din bakımından yemin etmek; Allah’tan başkasının adına yasaktır ve hayırlı işlerde tavsiye edilmez.
Dil bakımından yemin etmek; kişinin kendisi dışındaki için temenni ettiği kötü dileği kendisi için temenni etmesidir. Bir benzetmeyle kişinin cinayete teşebbüsü etmesi yerine intihara kalkışmasıdır. Uzunca bir karşılaştırma bu satırların tahammül sınırını zorlamak olacağından şimdilik bir fikir verebilmesi için bk.
Kötü dilek / kargış / beddua ≠Ant / yemin
Allah’ın kahrına uğra. Allah’ın kahrına uğrayayım.
Cehennemin köküne git. Cehennem yerim olsun.
Gözün kör olsun. Gözüm kör olsun.
Tanrı canını alsın. Tanrı canımı alsın.
Bāḳiyi mey-i nāba yemin ėtdi dėmişler
gül gibi ele sāġar alup içmez ol andı
[=Baki için halis şaraba yemin etti, demişler. Gül gibi ele kadeh alıp o andı içmez.]
- KARAR
Karar dediğimiz şey dengede durmakta zorlanan bir şeyi dengede tutmak. İstikrar. Karar verilir, karar alınmaz. Tereddütte ve dengesizlikte olan bir şeyi zapt u rapt etmek ve bir kurala varmak; buna göre böyle olur/olmalı demek. Eski metinlerde karar almak diye bir şey yok.
- SAYMAK
Saymak, yerine koymak demek. Üç diye bir şey yok. Üç tane kalem görürüz, gözümüzde üç canlanır. Demek ki [kalemler] gözümüzde üçlü bir yere konuyor da anlıyoruz. Kullandığımız saygı, insanı saymak da kişiyi kabul edilen yerine koymak. Bu katiptir, bu manavdır, bu tamircidir. Bunu yapmazsan evini su basar vs. Saygı, adalet gibi konulması gereken yere koymak. Üçün yerine koymak da saymak, itibar edilen mevkiye koymak da saymak. Saygısız, o yere koymayan.
- EDEP
Edep, gözönünde tutulacak, görüp gözetilecek kurallar. Göçebe olduğunuz zaman bilgi kafada nasıl kalacak? Ezberle. Elindeki maharetin sanatın, kafandaki ezberin var, bu kadar. Başına binbir türlü dert gelir ve bir tek aklın varsa, hafızan varsa o kadar. Hafızada bilginin kalması için ezber yapacaksın. O da ancak ahenkli sözlerle, şiirle mümkündür. Eskiden şiir bir değerdir, şiir okunur; canın sıkılınca okuduğun bir şey değil, ilmin kendisiydi. Yola nasıl çıkacağım, yemek nasıl yiyeceğim vs. hep şiirle öğrendiğim şeylerdi. Dolayısıyla insanı desteklemek, beslemek, bilgiyle doyurmak edep. Sağlığı, tarihi, soyunu vs. hep böyle öğreniyorsun. Sonra bunun vezinler, kalıplar falan bir tekniği oluşuyor. Sonra edebiyat öğrenmek demek, ilim öğrenmek oluyor. Daha sonra ilim neşvünema bulup dallara ayrıldıktan sonra ancak şiire münhasır kalıyor, şiirse zihin ve zeka sporuna dönüyor. Aslında Batı’daki felsefe doktoru ne ise bizdeki edebiyat doktoru da o (idi).
- HAYA
Haya, insanların görünmesini istemedikleri yerleri ve durumları; ani bir durumda kendinizi gizlediğiniz yahut bizden de karşıdan da görülmesini istemediğiniz hallerdir.
- Ulu-Büyük
Büyük, boyca yüksek; Uluğ, bunun dışındaki büyük anlamını kapsıyor. Çocuk büyüdü derken boyca uzadı demek; ama bu mahallenin ulucaları derken görmüş-geçirmiş ileri gelenleri, yerli-yerleşik kişileri kastediyoruz.
- FAHR
Fahr, başkasının başarısına sevinmektir. Fahrî üyemiz vs. şu demek: aslında bizim üyemiz değil fakat biz onu kendi üyemiz görmekten sevinç yaşıyoruz. İftihar da öyle. Başkasının başarısıyla kıvanmak, sevinmek.
- KERVAN-KAFİLE
Kervanda eşya, yük var, kafilede insan var.
- AZMAK
Azmak ‘akarsu kenarlarında yağmurdan sonra tarlalarda, yollarda görülen küçük su birikintisi, gölcük, su toplanan çukurcuk; bataklık, sızlık, büyük su birikintisi’ azmak (< aġızmaḳ) ‘akarsuyun denize döküldüğü yer’. Dalalet yani.
- HÜSN-CEMAL
Cemal, varolan, zattaki güzellik; Hüsn, belki taranak, bezenerek, yani bir müdahaleyle oluşturan güzellik. Bu sebeple cemalullah diyoruz, hüsnullah değil. Ama sevgili için hüsn ü an var. Sevgilinin cemali sözkonusu ise yaratılışındaki yüzüdür.
- BEZENMEK-SÜSLENMEK
Bir tanesi mevcutu yer değiştirerek ve tertip ederek güzellik kazandırmak, diğeri ilave ederek güzellik katmak. Bir küpeyi kulağınıza takıp kendinize güzellik ilave etmiş olursunuz, süstür ama bir de saçınızı tarayıp güzel olursunuz.
- MÜNAZARA
Nazariye görüş ise, münazara da kendi görüşünü ileri sürme olabilir; görüşler ileri sürme meydanı.
- ÖĞRENMEK
1. Ögürenmek. Ögür, hayvan sürüsü demek. Muhatap olduğumuz hayvan ya attır ya koyundur. Ögüremek, sürüye alışmak, sürü olmak. -A, -E eki, kan’dan kanamak gibi iki şey yapar: 1- kalem çekmek, bildiğimiz çizgiyi çekmek. 2- üstüne kalem çekip iptal etmek. Kuvvetlendirme ve ihtimal. Bu zıtlığı taşıyor. Kanamak, parmağım kan oldu.
Siyaset ve ögremekte olay insanın bir şeye tekraren alışıp dahil olmasu.
Ögremek, sürüye dahil olmak; ögrenmek, tekrar ederek, alışkanlıkla o sürü davranışlarını kazanmak.
Siyaset, at yönetimi ve oradan devlet yönetimi olmuş.
ögren-: ‘bir işe alışmak, bir işi alışkanlık durumuna getirmek, alışmak, ehlîleşmek, eğitilmek’ (< ögür+e-n-). ögür ‘arkadaş, dost, eş, yoldaş, birbirine alışmış olan (canlılar); sebak(?)’. ‘dört yaşındaki at’ öğre- ‘istemek’. öğren- ‘ülfet etmek, alışmak’. öğret- ‘alıştırmak’. öğrenek ‘yetiştirme, öğretim, alıştırma’. ele ögren- ‘ele alışmak, ele gelmeğe, elde yem yemeğe alışmak’ gözlüge ögrenen göz ‘gözlüğe alışan göz’, ḳopuz çalmaġa ögren- ‘kopuz çalmağa alışmak’, ḳopuz çalmaġa elleri ögren- ‘elleri kopuz çalmağa alışmak’; belāġa örgen-; derd ü ġamınga ögren- ; külmekge ögren-; ölmemekke örgen-.
- US-RÜŞT
Us, rüşte karşılık gelmeli. Rüşt, menfaatini takip edecek olgunlukta olmak. Bu tarlayı şimdi satarsam zarar edeceğimi düşünüp şimdi değil de para eder olduğunda satabilmeyi düşünebiliyorsam rüştümü isbat etmiş olurum. Bunun adı us.
- Feraset
Feraset, tecrübe ve delil olmaksızın gaybî hükmü görmektir. Gayb, duyularla algılayamadığımız taraftır. Kayb(gaib) oldu dediğimizde yok oldu değil, bağlantım kesildi. Kanaatin ne? Şu bu vs. Niye öyle? İşte, bana göre öyle. Bu isabet oluyorsa ferasettir. Evliyalarda olursa keramet diyoruz. Zan, yanlış ve doğru olma ihtimali olan bir şey. Zannı isabetli hale dönüştürmek de feraset. Sudaki sopa bana kırık görünüyor fakat kırık değil demek feraset. Zanlar arasında isabetli olanı seçmek feraset. Görünür ve görünmez bir işe dikkatle nüfuz etmek feraset. Feres, kısrak demek. -Kaçalin.
- Şehid
Güvenilirli, hazır bulunan, var olan, tanık olan, öğrenen, kesin haber veren, bildiren, müşahedeli, görgülü, bilgili, tanıklı. Yıkanmasında ve taşınmasında melekler hazır olduklarından, Allah ve melekler kendisinin cennet ile nimetlendirilmesi hususunda tanık olduklarından, geçmiş kimsesiz ümmetler hakkında tanık getirilen kişilerden olduklarından, acıyla yeryüzüne düştükten sonra ölmeyip Allah katında hazır ve canlı olarak mülk ve melekût âlemini tanıdıklarından, cennetlik olduklarına tanık olunduklarından bu ad verilmiştir.
- PEYGAMBER-RESUL-NEBİ-ELÇİ-YALAVAÇ-SAVÇI
Fa. payġām-bar ‘haber getiren’i Ar.’da biri rasūl (< r-s-l) ‘elçi, gönderilen’ öbürü nabi (< n-b-’) ‘nayip’ olmak üzere iki ayrı sözcük karşılar. Birinci sözcük ‘Allah tarafından kitap ile gönderilmiş kimse’dir; ikinci sözcük ‘bir rasūl’ün yolunda gitmesi buyurulmuş kimse’dir. Bunları karşılayacak Tü.’de üç sözcük var: elçi, yalavaç, savçı. elçi bugün bile bir devlet başkanı adına başka bir devlete elinde kabul mektubuyla gönderilen kişidir ve rasūl’e karşılıktır. yalavaç (< yala-ba+ç(i)) ‘elçi, temsilci, çağırıcı, sözcü, aracı’dır. savçı’ya gelince, kökteki sözcük Tü.’de ilkin sav ‘risale, mektup; *suhuf’ anlamıyla kullanıldığından ‘yazılı buyruk getiren’e dolayısıyla rasūl’e denk düşer. nabide ‘yerinde vekil bulunma’ kavramı düşünülebileceği gibi ‘olmuştan bildirmek’ demek olan ḫabar’in karşıtı olan naba’ ‘olacaktan bildirmek’ten yola çıkarak ‘sözcü’yü karşılar. rasūl ‘elçi, savçı’ kitapla gelir, öğretileni duyurucu, kitabı okuyucudur; nabi ‘yalavaç’ ‘sözle gelir, öğretileni duyurucu, rasūl’ün yoluna uyucu’dur.
- MAKAM-MEVKİ
Hal değişken olandır, halin sabitlenmesine makam denir. Mevki ise mekandır. Mesela bu bahçe çok mevki bir yerde vs. Musikideki makam bile bir notada karar kılmak demek.
- HÂCİP-HİCAP
Hicap, erişilmesi mümkün olanın arasındaki perde. Gözün kaşı bir haciptir. Kapıda bekleyen teşrifat memuru bir haciptir, padişahın yanına girebilirsin giremezsin diyen iradî perde.
Hicap, örtülmesi gerekeni örtmek; hacip ise onu örten demek.
- İBRET-DERS
Mesela bir masal anlatılır, masaldan o böyle yapmış, böyle yapmamak lazım gibi ders çıkarırız. Tanık olunan bir bilinene dikkat edip ondan bir bilinmeyeni bilmeğe intikal eylemek; bir halden başka bir hale geçmek ve bu geçmeği sağlayan uyarıcı vak’a ise ibret. Yani ibret görülüp, yaşanıp aktarma; ders, duyulup düşünülüp aktarma.
- KEBİR-CELİL-AZİM
Kebir, fiziki büyüklük ve tersi sagir; celil, itibari büyük, sözgelişi altı büyükşehir var fakat bir tanesi dünyaca tanınan bir şehir, öbürlerini biz büyük diye ilan etmişiz ve tersi hakir; azamet, heybet ve ihtişam olarak büyük, ulu dağlar.
- MUKADDES-MÜBAREK-KUT
Takdis etmek, uzak tutmak demek; yani gelişigüzel, saygısız davranışlardan uzak tutmak, hürmetli davranmak. Bereket, verimlilik demek. Mübarek dendiğinde duası kabul olan, verimli. Çok mukaddes bir zat denmez, yanına yanaşılmaz, el sürülmez demeye gelir… Mukaddes emanetler olur çünkü zırt pırt kapağı açılmaz, el sürülmez. Allah onun sırrını gerektiği şekilde değerlendirsin… Mukaddes topraklar olur.
Force dendi mi bilek gücü değil, manevi güç. Kut da manevi güç. Seni kutluyorum, yani kuvvetine kuvvet katıyorum. Kişinin kutu, kişiye mahsus manevi güç. Kuvvet, daha çok bereketi karşılıyor gibi. Çok mübarek, çok kutlu bir kişi. Dolayısıyla mukaddese dokunulmamalı ama mübarek kelimesi kutlu ile tercüme edilebilir.
Kutadgu bilig, kutlu olma bilgisi; yani sen bu bilgileri öğrendiğinde güç kazanırsın, isabetli hareket edersin, nasıl devlet yönetilir, insanlarla muamele edilir, görgü, adap, erkan öğrenirsin ve bir geçerliliğin olur anlamına gelmeli.
- BEKA-EBEDİYET-HALİDİYET
Ebediyet, öncesi ve sonrasında fark olmamak; Beka, hiç sonu olmamak fakat zaten önü de yoktu; Halidiyet, önü var sonu olmamak.
Beka, sonuna son olmamak. Ezeli, önüne ön olmamak.
- ET ÖZ-KENDİ ÖZ
Et öz (et varlık), hayvani ruh=gövde
İsig öz (sıcak varlık), tabii ruh=ruh
Kentü öz (öz varlık), nefsani ruh=benlik
Yalıŋ öz ‘tek varlık, birey’ olarak düşünülmelidir.
- BİR ve TEK BİR farkı
Bir, olumlu ve belirlilerde geliyor: Bir çift ayakkabı, bir tek kişi, bir çok kişi… Tek bir, olumsuz ve belirsizlerde geliyor: Tek bir kimse yok=kimsecikler yok=hiç kimse yok…
- EHAD-VAHİD
Ehad, olumsuz durumlarda tek, sıfatları bakımından olumsuzlanabiliyor; vahid, zatı ve sıfatları bakımından tek; ferd, mevcudiyet bakımından tek allahu ehad dendikte allah tektir ve sıfatlarına benzeyen bir başkası yoktur diyoruz.
- BİRİ-BİRİSİ
Peki biri ile birisi arasında fark ne olabilir? Bir kere her ikisi de belirsizlik ifade ediyor. Şu farkla biri belirsizin içinden her hangi biri ifade ederken birisi belirlinin içinden her hangi biri ifade ediyor. Bir topluluğun içinden öylesine rastgele seçileni biri, bir topluluğun içinden tercih edilerek seçileni birisini ifade ediyor olmalı.
- SULTAN-HAKAN
Pādişāh: (< Fa. pād+şāh) ‘han’. (sultan ‘bütün dünya (cihan)nın aile reisi (kethudâ)dir’, padişahlar ‘onun ast (z î r – d e s t )ıdırlar’ ve melik başka başka sanlardır.
Hān: Türklerin en büyük başbuğu. Afrāsiyāb oğullarına da “Hān” denir; Afrāsiyāb “Hāḳān”dır. Bu adın verilmesinde uzunca tarihî bir hikâye vardır. Moğollar başka hanların da tâbi olduğu en büyük hana ḳa’an derler. Bu verilere göre ḫāḳān (< ḳaġan), ḫān (< ḳan)’dan büyüktür ve sulṭān = ḫāḳān, ḫān = pādşāh’tır. Bir de krş. Osm. es-sulṭānu ’l-aᶜẓam ve ’l-ḫāḳānu ’l-muᶜaẓẓam.
- Rıza
Rıza, hak edilenler arasında tercih göstermemektir. Mesela hisseli bir kurban kesiminde her şey eşit pay edilmiş ama bir tanesinin ayrı bir albenisi var, ben biraz daha güzelim diyor. İnsan, o bana düşseydi diyebilir. Bu, hayatın her alanında olabilir. İşte rıza, sana bunu veriyordum veya vermiyorum dendiğinde tereddütsüz kabul etmek. Allah hepsinden razı olsun, yani öyle güzel karşılıklar lütfetsin ki onlar şu olsaydı demesinler, Allah hepsine güzellikler versin.
- ŞEKK-ŞÜPHE-RAYB-KUŞKU-İKİRCİK-SANILGI
Ar. şakk ‘ikircik, ikilem’, şubha ‘benzetmek, yakıştırmak; çıkaramamak, seçememek’, rayb ‘yanılgı, sanılgı’
- AFF-İSTİĞFAR
Aff, suçu silmek, kağıt üstünde üstünü çizmek; istiğfar, suçu görmemek. Estağfurullah, Allah’ın bu suçumu görmemesini istiyorum; affet yarabbi ise bir suç işledik, kayda geçirme, kaldır, işlememiş bil demek.
- HALİL-HABİB
Halil, kendisini sevdiren; habib, kendisi sevilen. Mesela bize karşı haşarı ve saygısız davransa da çocuğumuzu seviyoruz, bir de çocuk kucağımıza gelip davranışlarıyla, bakışlarıyla kendisini bize sevdiriyor. Kaynak farkı.
- AÇMANIN ÜÇ ÇEŞİDİ: FESAHA-FETAHA-FETAKA
Biri dilin açıklığı, biri kapıyı açmak, biri de raddolmuş bir nesnenin gevşeyip açılması.
sakabe, matkapla delik açmak; nakabe, aşınarak/incelerek delik açılmak
- TÜREMEK-YARATMAK
Türemek, aynı türdekinin çoğalması. Hükümde müttehid nevlere isim olursa o isme tür diyoruz; hükümde müttehidlik yoksa cins oluyor. Bed’ etmek, yoktan yaratmak; halk etmek, çamurdan yaratmak; yaratılmış insanın yaratılması ise türemek.
- Dır eki
Bu “durur” kelimesinin kuvvetlendirme ve ihtimali manası var. Kitaplarımız yazıyor. Yani bu kalemdir, elbette bu kalemdir; bir de galiba bu kalemdir manasına gelir. Kuvvetlendirme ve ihtimali. Bir de dır’ın bunlara ilaveten, kitaplarımızda geçmeyen bir bilgi olarak, süreklilik ve geniş zamanı kapsama, her zaman böyle olma bilgisi var. Yani bu dün kalemdir, bugün kalemdir ve eeyarına kalacaksa yarın da kalemdir. Mesela “Üç saati seni bekliyorum, neredeydin? derken, üç saati içine alıyor. Saat beşte buluşalım. İngilizce’deki ayrımı Türkçe’de yok gibi zannediyoruz ama var. Sadece anlatılamıyor, anlatılmıyor. Saat beşte buluşalım, nokta. Saat beştir buluşalım, olmaz. Çünkü dır süreklilik ifade eder. Saat beştir görmüyor musun dediğimiz zaman, 2-3 dakika öncesi ve 2-3 dakika sonrasıyla, hal içinde bulunduğumuz zaman, beş. Saat beştir. Tereddüt, mutlakiyet ve süreklilik.
+dır: «Oglandur, ḳuş yürekli olur.» ‘Oğlanlar kuş yürekli olur.’ anlamındaki bu cümlede {+DIr} çeviride {+lAr} ile karşılamaktadır. Bu ise {+DIr}’ın genelleme bildirmesine bir yalnızca bir örnektir. {+lAr}’ın çokluk dışındaki birkaç görevinden biri de genellemedir. Genelleme aynı zamanda sürekliliğin (+dır’ın) çevriminde düşünülmelidir. Ör. “Beş yıl oluyor gelmedi (=1995’ten beri gelmedi)”nin değişik bir kullanımı olarak “Beş yıldır gelmedi.” biçimiyle süreklilik anlatımı kullanılır, ama “2000’dir gelmedi” biçimiyle nokta anlatımı kullanılmaz. +lAr nasıl ki çokluk dışında genelleme gösteriyorsa +DIr da kuvvetlendirme ve ihtimal dışında genelleme de gösteriyor.
- ÜÇ AYRI DİN
din: Ar.’da üç tane din (< d-y-n) vardır. 1. ‘yargı, ceza’ Süm.’de de bulunan Ar.’ya Aram. ve İbr.’den geçen anlam, 2. ‘*gelenek, görenek; yaşayış, davranış, inanış’ demek olan ve Ar.’da bulunan anlam, 3. ‘kulluk, kulluk töreni’, yani ‘akıl bilgilerinden ayrı olarak peygamberlerin vahiy (açınlama) yoluyla öğrenip kişilere öğrettikleri bilgiler’ demek olan ve Or. Fa.’dan geçen anlam. Son anlamıyla Lat. rēligiōn > rēligare ‘bağlanma düşüncesi’ rēlegere ‘yeniden gözden geçirme’.
- ÖLÜMÜN RENKLERİ
Kara ölüm: Halktan gelen eziyeti sineye çekmekten ölmek. Ayrıca bk. Ak ölüm: Açlıktan ölmek. Kızıl ölüm: Heva ve hevese karşı gelmek için halis amelden ölmek. Yeşil ölüm: Yama üstüne yama dikmekten ölmek vücuttaki sıvısı kara sevda / öd, kaynağı dalak, ölümü ‘(her türlü menfiliği kabullenip) vefalı olarak ölmek’; ak vücuttaki sıvısı balgam, kaynağı beyin, ölümü ‘(mevcudu kabul, dıştan geleni ret ederek) adil olarak ölmek’; kızıl vücuttaki sıvısı kan, kaynağı yürek, ölümü ‘(barış içinde) hırssız olarak ölmek’; yeşil vücuttaki sıvısı öd, kaynağı öd kesesi, ölümü ‘öçsüz olarak ölmek’.
- ADAM-BEŞER
ādam: ‘âdem, insan, kişi’ (< Ar. a’dam < ’-d-m < Ar. olmayan bir dilden) ‘deri, kabuk, deri altı (kara et)’. Yer kabuğundaki topraktan yaratılmasından ve etininin toprak rengi olmasından dolayı bu ad verilmiştir. Nitekim âdemoğlu kendi boyu kadar derinliğe kök salan yeryüzündeki bitkilerle beslenir, yeryüzünde yaşar ve ölünce kendi boyunca derinliğe gömülür. İnsanın yerle tabiî teması onun iki metre derinliğine kadar olan kısmıyladır. İşte yeryüzünün bu kısmına adim [sagrı, ḳırtış] ve bu kısmından yaratılan konuşan canlısına ādam denir. Kur’an’da 25 yerde geçer.
İnsana beşer [yalñuḳ] de denir. başarin anlamı da ‘deri’dir. ādam’in ‘deri altı’nı anlatmasından farkı ‘deri üstü’nü ifade etmesidir. ‘(derinin ve başka nesnenin üst yüzünü) kazıyıp sıyırmak, açıp açığa çıkarmak, soymak; yeryüzünün açılıp yeşermesi’ demektir ve buradan gelişerek başaret ‘iç açıcı, yüz güldürücü haber’ anlamına gelir. Bu hususta bk. Derinün içregi yüzine edemet dėrler (6) ṭaşraġı yüzine beşeret dėrler.
Ādam ‘işlenmiş toprak’ yanında Georg (< Yun. ge-org ‘toprağı işleyen’) adını da konuyla ilgisi dolayısıyla hatırlatmak gerek; zira Âdem am. bir çiftçi idi.
- ADAM-ADEM
ādam: ‘Sofi, arif, temiz yaşayışlı, Tanrı bilgesi, alp, eren’. er ādam ‘beyefendi’. Sözcüğün bu anlamlarını izlemek için bk. Her dānışman … hem er hem ādam ola ve adāmılıḳ ne-y’dügin tasavvuf ehli ve ᶜilm isleri … şerh ėdüp dururlar. … Adamlar dükeli tāyifenüñ yėgregidür. Evvel ᶜāriflıga heves ėden ᶜUzayr baygāmbar-ıdı = Ve şöyle ėşittim, ki evvel sofilik perdesin açan dünyada Üzeyr peygamberdi -aleyhisselâm-, yani ol vakte değin Üzeyr peygamberden arı dirlikli kopmuş kimse yok idi. Bir de krş. Andan soñra ādem ile ādem ol ve kişi ile kişi ol, ki ādem ayruḳdur ve kişi ayruḳ. Adem çoḳdur, veli kişi az bulunur.
İlk örnekteki ādamın yerine göre kişi ile aynı olduğu ortaya çıkar: er ādam ≈ er kişi > er = kişi; erliksiz = kişiliksız ‘namert’.
Ayrıca adam ferdî insan ictimai mevkideki kişiyi kasteder. Tıpkı spor müsabakalarındaki ferdi ve takım sporu farkı gibi. Metin yayınında yayınlayanın adem ‘(insanlıklı) insan’ adam ‘insan’ gibi bir ayrıma gitmesi iyi olur. Bu ikilik başka sözcüklerde de vardır, ki aynı sözcüğün iki söylenişini iki ayrı anlamda sabitleştirme tercihine gidilmelidir.
ᶜavrat ‘örtülesi yer(i olan), kadın’ ≈ ᶜavret ‘örtülesi yer, ud yeri’.
ḥakim ‘sağlam bilgili, bilge’ ≈ ḥekim ‘sağlam bilgili, tabip’.
şahādet ‘hazır bulunmak, şahitlik’ ≈ şehādet ‘hazır bulunmak, şehitlik’.
- HAMD
Hamdin hem nimet mukabilinde hem de nimet kabilinden olmayıp hamd sahibinin zatına ait yüce vasıflardan yapılır. Hamd, medihten dar, şükürden geniştir.
Övgü, bir beklenti için önceden yapılıyor; şükür, bir iyiliğin sonrasında izhar ediliyor ama hamd, mevcuddan memnun olmak, zaten öylesi güzeldi gibi bir beğenme.
Sena, şükürden önce, hamdden sonradır. Gönülden geçirilse sena, belirtilirse şükür olur
- NAAT
Naat, iyi ve öne çıkan vasıflarını zikretmek; methetmek, biraz ileriye götürüp tavsif etmek ve bir şeyler ummak, methediyoruz sonra da bir şeyler bekliyoruz.
- HAŞR-KOPMAK
Kop bana bir su getirdeki kopmak kalkmak anlamında. Kıyamet koptu, kıyamet = kopmak. Kâme, kalkmak = kopmak. Kıyamet koptu, yani kalkış kalktı. Bunları sonradan ayrı kelimeler olarak algılamışız.
Ha-şa-ra, gizlendiği yerden ortaya çıkmak. Haşere, açıkta olan değil, gizlendiği yerden çıkan böcek. Haşrolunmak, yeraltında gizlenildiği, gömüldüğü yerden kalkmak; kopmak, oturduğu/görüldüğü yerden kalkmak.
- NİYE-NEYE-NİÇE-NASIL
Şimdilik açıklanması güç olacağa benzeyen konu için eldeki verileri şöyle dizmek mümkün: Nitelik bildirenler niye ‘niçin’, nice (< nē+ce) ‘nasıl’. Nicelik bildirenler neye ‘hangisine’, niçe (< nē+nçe) ‘ne kadar, hayli, pek çok’.
- DELMEK-DEŞMEK
tel- ‘delmek’ daha etkili; ama teş- ‘deşmek’ daha hafif. Mesela yara deşilir ‘(açılan delikten) içi boşaltılır’ (karşıdan karşıya) delinmez.
- HABER-HİKAYE-KISSA
Haber vermek: (olmuşu) anlatmak
Hikayet eylemek: (ikinci elden) anlatmak
Kıssa: birinci elden anlatım
- ELEMEK-PARMAK-AYA-AVUÇ-KOL
Elge- ‘elemek’ el+ge değil elig+e-‘tir. (Clauson, ‘ön kol, kolun dirsekle bilek arasındaki kısmı’ demekle elig’in el’den farkını kısmen belirtmiştir.) İlk elek parmaklardır. Elemek parmaklar arasından geçirmektir. Sonra bunun vazifesini gören nesneler ve aletler imal edilebilir. El, kol’un dengidir. Bunun bir örneği eş tekrar oalrak el kol hareketi kullanılmasında yaşar. El yazması ve kol yazması örneğini de unutmamak gerekir. Elig ‘parmak(lar)’dır, aya ‘elin parmak dipleriyle bilek arasındaki iç bölümdür, avuç ‘elin parmaklar ile aya kısmı’ el ‘parmak uçlarından omuz başıan kadar uzanan bölüm’.
- EM-ZEHİR
Em ilkin zehirdir; bu da zehirleyici, öldürücü otlardır (Krş. Lat. pharmacia < Gr. φαρμακεία ‘ilaç, zehir, efsun’). Bu otların öldürücülüğü mikropla sınırlıdır, mikropları öldürmek içindir, bu otlar birer mikrop zehiridir. Dolayısıyla faydalı zehirdir. Faydalı zehirlerden bir kısmı da mayalanmayı (fermantasyon) sağlar. Mayalanma da bir zehirlenmedir ve faydalıdır. Zehir, kullanma genişlemesiyle 1. öldürücü, bozucu, zarar verici anlamına, 2. acı, tatsız, lezzetsiz anlamına geçmiştir. İşte emig+e- bu ‘acı duymak, acı çekmek’ anlamına dayanır. Tü.deki zehir ‘âğu’ dolayısıyla: Far.daki zahr ‘zehir, ağu, sem, yılan/akrep vb. zehiri’ ve zahra ‘öd, safra, öç, öfke’ ile Ar. zahr ‘genelde çiçek, özellikle sarı çiçek’ kelimelerinin aynı kökenli olmaması gerekir. Tü. öç ‘acı, öfke’ kelimesi de öd ‘öd, safra’ ile ilgilidir.
- GÖK-SEMA-İSİM
İsm kelimesi [sema’nın da geldiği] sümuvv köküyle alakalı. Söylenildiğinde zihinde bir nesneyi yukarı kaldıran kelime demek.
İki tane kȫ- var. Biri ‘yükselmek’ öbürü ‘bağlamak’.
kȫ-ç- ‘kalkıp gitmek’, ḳonanlar gėrü göçmiş ‘konanlar geri kalkmış’,
tüşüp kȫç- ‘düşüp kalkmak’, köçerde tüşerde bar irdi yasal ‘kalkışta konuşta düzen var idi’,
kalktı göç eyle- ‘kalkıp gitmek’,
Yıkmış çadırların göç etmiş Leylâ ‘Leylalar çadırlarını kaldırmış kalkıp gitmişler’;
kȫ-k ‘kalkık, gök’ krş. ḳalıḳ ‘gök’ < ḳalı- ‘kalkmak’, Ar. samā’ ‘gök, kubbe’ < s-m-v ‘kalkmak’;
kȫ-mek ‘elinden tutup kaldırmak, yardım’;
kȫ-p ‘kalkık, kabarık, şişkin’;
kȫ-p- ‘kalkmak, kabarmak, şişmek’;
kȫ-t ‘kalkık, yüksek, yukarı, yükseklik, seçkin’;
kȫ-t+el ‘kalkık, dağ, yüksek’;
kȫ-t+el- ‘kalkmak’;
kȫ-t+i- ‘kalkmak’;
kȫ-t+ki ‘kalkık, tepemsi yer’;
kȫ-t+ki-r- ‘kaldırmak’;
kȫ-t+ül ‘tepe’; kȫ-ter- ‘kaldırmak’;
kȫ-tür- ‘kaldırmak’.
2. kȫ- ‘bağlamak’; kȫ-k ‘bağ, bitkiyi yere bağlayan toprak altı dalları’; kȫ-l ‘bağlı, akmaz su’; kȫ-l+e ‘bağlı kişi; kȫ-l+i-ge ‘bağlı, kapalı bölge’; kȫ-l- ‘bağlanmak’; kȫ-l-ük ‘yük bağlanan, arabaya bağlanan hayvan; kȫ-l-ün-gü ‘bağlı, sal’; *kȫ-m+en ‘göz bağı’; kȫ-p-ek ‘bağlantı yeri, göbek’ Tür. Tü. göbekten bağlan- ‘bütünüyle muhtaç olmak’; kȫ-r- ‘bağlanmak’; kȫ-t ‘bacakların bağlandığı bölge; kȫ-t+el ‘bağlantı yeri, geçit, bel’. köt- Mac. ‘bağlamak’; köt-eg ‘bağlı, demet, paket’; köt-el+es (oku. köteleş) ‘bağlı, kaçınılmaz’; köt-el+ez- (oku. kötezöö)‘eli kolu bağlı, mecburi’; köt-elezet ‘bağımlı, yükümlü’; köt-ėl (oku. kötêl). ‘bağ, halat, urgan’; köt-ėny (oku. kötêny) ‘öne bağlanan, önlük’; köt-ės (oku. kötêş) ‘bağ, örgü, sargı’; köt-et ‘bağ, bant, cilt’; köt-ött ‘bağlı, örülü, örgü, örme’; köt-öz- ‘yarayı bağlamak, sarmak’; köt-vėny (oku. kötvêny) ‘bağlayıcı belge, ahit, senet, poliçe’. kötel Mo. ‘bağlı, yedek’.
Anlamdaş kök ve köt’ün ses denkliğini anlamdaş körk (Burkan) ve kört (Mani)’te görmek mümkün.
- SESLİLERLE ANLAMIN DEĞİŞMESİ
- çapraş- ‘iki şey birbirine çapraz olarak kesişmek, karışmak, çözülmez duruma gelmek’ ≈ çepreş- ‘birbirine geçmek, çitişmek, çapraz olmak, sıkışmak, kenetlenmek, şiddetlenmek’
- as- ‘asmak, sallandırmak, *(yukarıdan aşağıya) uzatmak’ ≈ es- ‘(yana) uzatmak, *germek’
- aşın- ‘sürtüşmek’ ≈ eşin- ‘sürtünmek’
- balar- ‘şişmek, kabarmak’ ≈ beşer, ‘göz haddinden fazla açılmak, açılıp kalmak’
- bıç- ‘*kabadan kesmek’ ≈ biç- ‘belli bir biçim vererek kesmek’
- ınçḳır- ‘hıçkıra hıçkıra ağlamak’ ≈ inçkir- ‘ince sesle ağlamak’
- ıngran- ‘ağlamak, dertli olarak gizli gizli ağlamak, inlemek’ ≈ ingren- ‘ağlamak, dertli olarak gizli gizli ağlamak, inlemek’
- ḳıvan- (< *ḳub+a-n-) ‘kıvanmak’ ≈ güven- ‘kendisini beğenmek, gururlanmak; öğünmek, iddia etmek’ (< küven- < *küb+e-n-) ‘güvenmek
- ḳoz ‘köz’ krş. ḳor ‘iyice yanarak ateş durumuna gelmiş kömür veya odun parçası’ ≈ kȫz ‘küçük kor parçası’
- oġ- (uv-) ‘ovmak’ ≈ ög- (ögi-) ‘öğütmek’
- ot ‘zehir’ (acı kavramından ilaç ve ilaç için kullanılan ve ilaç yapılan bitki) ≈ öt ‘acı, safra’
- oyun ‘zaman, vakit’ ≈ ögün ‘(yemek için) kez, belli bir zaman’
- saç- ‘*-dağılmışlar arasından- gelişigüzel ayırmak’. ≈ seç- ‘*-derilmişler arasından- beğenip ayırmak’
- sın- ‘korkmak, sinmek; beğenmek, imrenmek’, ‘kırılmak’ ≈ sin- ‘kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak; korku, yılgınlık vb. sebeplerle konuşmamak, hareket etmemek veya tepki göstermemek; hiç çıkmayacak veya güç çıkacak biçimde işlemek, nüfuz etmek; huy, alışkanlık vb. iyice yerleşmek’
- sıvış- ‘kaçmak’ ≈ siviş- ‘gizlice kaçmak, kimseye görenmemeğe çalışarak kaçmak, çekilip gitmek’
- soḳuş ‘laf sokmak, birbirini suçlama’ ≈ sögüş ‘sövüş’
- somur- ‘emmek, ağza çekmek’ ≈ sömür- ‘bir şey bırakmamak üzere yemek veya içmek, iştahlı iştahlı yemek; (yiyecek içecek için) hepsini birden bitirmek, silip süpürmek’
- soyla- ‘manzum söz söylemek, *hitab(et) etmek’ ≈ söyle- ‘(belirsiz) ifade etmek
- sūn- ‘sunmak, salmak, uzamak’ ≈ sün- ‘eğmek; esnekliğini yitirerek gevşemek, kopmadan uzamak, gerilmek; sarkmak’
- tuttur- ‘yakalatmak’; ≈ tüttür- ‘yakalatmak’
- yaşar- ‘yaş olmak’ ≈ yeşer- ‘yeşil olmak’
- yar- ‘yarmak’ ≈ yér- ‘yarmak’
HOŞUMA GİDEN BİR KAÇ KELİME
hem-pā ‘ayaktaş, [kötü işlerde] arkadaş’ ≈ hem-tā ‘yandaş, denktaş, arkadaş’
bürçek, kadınların şakaklarından sarkan saç, saç büklesi, zülüf
Götçek, oturma tahtası
kirpikmen: uzun, gür kirpikli
İki tane ḳoca vardır: 1. Fa. ḫvāca ‘efendi, sahip, kâtip, tüccar, muallim’. 2. Mo. ḳoça ‘yaşlı, büyük’.
büke ‘yöresi ormanlık yüksek ve çıplak tepe’, bük ‘sık çalılık, fundalık’
çığra ‘patika, keçi yolu’, çığır ‘taşlı yol, patika’
düşelik ‘uğranılacak dinlenilecek, kalınacak yer’
geneze ‘avda gizlenerek beklenilen yer’, genez ‘kolay’
göze ‘gözlü, pınar, çeşme; ilkbaharda çıkıp yazın kaybolan su; örme, örgü, yama; süzgeç’, göz ‘suyun çıktığı yer, kaynak’
göndere ‘küçük mızrak’, gönder ‘bayrak direği’
kence ‘en küçük çocuk, son evlat, tekne kazıntısı’, kenç ‘genç’
gece, geçmekten değil, erkenin karşıtı olan geç zarfından gelir.
kert ‘bir uçurumun veya bir derinliğin keskin kenarı’
koğa ‘güvercin ve benzeri kuşların gübresi’, koğ ‘toz toprak, kül pislik’
püs+e ‘çamların çıralı yerlerinden elde edilen siyah katran’ < püs ‘erik, kayısı, badem vb. ağaçlardan sızan zamk, kedibalı, zamk, keven bitkisinden elde edilen zamk, kitre’
sav+a ‘havadis’ < sav ‘haber’
say+a ‘yumuşak taş’ < say ‘çakıl, düz tabaka biçiminde ince, yassı taş’
sıp+a ‘(bir yaşında) eşek yavrusu’ < sıp ‘iki yaşına girmiş olan tay’
tas+a ‘üzüntü’ < tas ‘kayıp, yitik’ Karayimce ‘kayıp’
telek+e ‘kanat teleklerinin uzun ve serti’ < telek ‘kuşların kanat ve kuyruk tüyü’
tören+e ‘alışkanlık, âdet’ < töre ‘görenek, âdet’
töz+e ‘köklü’ < töz ‘kök’
tükel+e ‘kâmile’ < tükel ‘kâmil’
yayas+a ‘ağacın toprağa yayılan dalı’ < yayas ‘makat’
yul+a ‘meşale’ < yul ‘meşale’
yuv+a ‘yuva’ (< uya) < uy ‘çukur’ (krş. in ‘çukur’).
boğsuk ‘kölelerin boyunlarına geçirilen demir halka’
Balçak, kılıcın sapında eli koruyan bölüm
Götçek, oturma tahtası
kolçak, kol tozluğu, takma kolluk; çark kolu
yançak, atın yanlarına bağlanan zırh
taşçı kalemi / oymacı kalemi: yontma işlerinde kullanılan ucu sivri ya da keskin araç
Yalım ‘kılıcın keskin yüzü’
Çarhacı ‘öncü kuvveti, savaş başlarken düşmanla ilk temas edenler, manglay, hirevül’
Bu cebe ‘yekpare olmayan kalın meşin savaş elbisesi’, cevşen ‘göğüs ve sırt tarafları ile kolların dirseğe kadar olan ve kolçak denen kısımları yekpare çelik levhalardan ve öbür kısımları örme kafesli çelik telden yapılmış savaş elbisesi’ demir levhalardan [halkalardan] yapılan kırmızı ve sarı ipeklerle örtülü yensiz savaş giyeceği (Ar. al-ḳarḳal)’dır
tümen / tüğmen: Tavukların, horozların, kuzuların, koyunların tepesindeki top tüy kümesi (Çankırı, Kastamonu). Tüymenli, tüymenli civciv, tüymenli tavuk, tüymenli kuzu. Başın ön kısmında bırakılan ve alna doğru dökülen saç olan perçem ve kâkül’den başkadır.” kimi kuşların tepelerinde bulunan uzunca tüy; tavuğun başındaki kabarık tüy, tepelik.
tülekmen: kabarık tüylü
Gül dibi yeşil çimen / Saçların tümen tümen / Elverir coştu gönül / Sevdaya olmaz dümen (Faiz KAPANCI tarafından uşşak makamında sofyan usulünde bestelenen ‘çimen edasında(ki) gür dalgalı saçlar gibi coşkun ve (coşkun denizde) istikamet tanımaz gönül’ anlamına gelen şarkıda da bütün mana tümen ‘gür ve dalgalı saçlar’den ilham alır.





Yorum bırakın