E- Bak, Cicero Hatip adlı eserinde ne diyor: “Gerçekten de eylem, vücudun söze gelmesidir, çünkü ses ve jestle yapılır.” Geçen günlerde de şöyle yazmıştım: Ayırt edebilen adam, anlayış küresinde barınır, anlayışın mertliğidir o. Birbirinden uzak bitişlerin kökünü çarçabuk kavrayarak insanlara nur ‘lumière divine’ yayar. O olmasa dünya karanlık ve bilinmez kalırdı. Dünyayı deşifre ettiren odur. Y- Ayırt edebilen adamla filozofu mu kastediyorsun? E- Dili konuşmaya başlayabilmiş kişiyi kastediyorum. Sen de, SAYEMDE, dil canavarının mevcudiyetini ve seni konuştuğunu, kılavuzladığını ayırt edip zor güç bela ondan sıyrılabildin de ancak öyle failiyet kazandın. Y- Tamam tamam, süpersin, ultra iyisin, aynı şeylerde kalmayalım lütfen! Sanıyorum kendini, majestelerinin tabiriyle, cüce iktidar hırsının bir yeniden devşirilişi anlamında bilenlerin gözünde kof ve acınası bir yinelemede dondurmak için buraya kadar yormadın ya! Evet, itiraf ediyorum, bu cümleyi yazabildiğinde epey sinirlenmiş epey etkilenmiştim, eh, sonra da ezberleyiverdim. E- Ahahah, harikasın! Ve haklısın, elbette bunun için yormadım. Geçen günlerde sevdiğim bir arkadaşıma ses kaydı göndermiştim, orada şiir üzerine pek güzel tesbitlerde bulundum da diri bir söyleşme sayesinde bu tesbit ettiğim fikri açayım açındırayım istedim. G- Pekala, açındır bakalım. E- Demin verdiğim alıntılara döneceğim. Daha bugün bir ilahiyatçıyı dinliyordum, bir salonda tasavvuf üzerine konferans veriyor, birden celallenip “AHLAK, bu DÜNYA KADAR BÜYÜK bir kelimedir!” dedi. İhtiyarlığın getirdiği öyle hayırlı bir gürlükle bu sözü söyledi ki hayran kaldım. Elbette biz itikadda Ekrem Demirliciyiz, din ile ahlakı ve vicdanı çatışır çelişir görürüz, ama bu sözlerde sahiden de abartılması gereken bir sır var. Bahsettiğim ses kaydını bu olaydan iki gün önce göndermiştim. On şairden dokuzunun kalpazan olup asla hesabı verilmemiş lafları saçıp savurmalarına dairdi. “Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın / Benliğim bir kazan ve aklım kepçe / Deliler köyünden bir menzil aşkın / Her fikir içimde bir çift kelepçe”, Fazıl’ın bu dörtlüğünü kendime o kadar yakın buluyorum ki… Bu dörtlüğü konuştum Bunları yüzeyde kalarak okuduğumuzda “İşte, üç beş kafiyeli, ahenkli söz, hoş, bu kadar.” deyip geçiyoruz. İnsanlar şairleri bir lafız cilacısı gördüğünden, kuşkusuz çoğu öyledir, güzel sözler bulunuyor da yaşantılar onlara uyduruluveriyor sanıyor, oysa şair dediğin adam sözlerle, birbirine dolanılı sarılı uzanılı anlamlarla yaşar, başta verdiğim alıntıda “Eylem vücudun söze gelişidir.” diyordu ya, şiir de sözün vücuda gelişi gibi biraz; şairler yaşantılarını güzel sözlere uydurmuyorlar, yaşantılar içlerinde madenlerin gözükmez oluş safhaları gibi oluşuyor, nasıl denir, içe düşen gözyaşı söz suretinde damlıyor; yıkık ve şaşkın sıfatları, işte canım, aynı ölçüde alelade iki sıfat, halbuki bunlar DÜNYA KADAR BÜYÜK anlamlardır, acaba yıkık ne demek, şaşkın ne demek düşünüyor muyuz; seni soru yağmuruna tutarım sonra aniden NE DİYORSUN derim, “Şaştım kaldım” diyebilirsin, evet, bu da şaşmaktır, ama en güçsüz ve kimsesiz çağlarında geleceğin hakkında hiçbir seçeneğin umudun planın yokken olayları tayine muktedir değilsen, ne bileyim, ailene karşı yüzün düşmüşse, her gün bir yıldırım süratiyle geçiyorsa, potansiyelin anbean heba edilmekteyse, onu yapsam çıkmaz buna yapsam çıkmaz çıkmazında kalmış da sonunda hiçbir şey yapamaz olmuşsan, işte şaşkınlık budur, gerçek şaşkınlık adamı yıkar, sonuçta çaresizlik ve çıkmaz kapanında kısılmış adam şaşmıştır; hele yıkıklık, bugün esprisine yıkık deniyor ya, acaba İngilizcedeki broke’un karışılığı mı, neyse, saçmalayan adama yıkık deniyor, yıkık DÜNYA KADAR BÜYÜK bir kelimedir, yıkılmışsan kendin bile kendine yük olmaya başlarsın, yıkılmışsan kimsenin yüzüne bakamazsın, her yerin ağrır, ağlamaya bile mecalin kalmaz, kendinden tiksinmemek için her gün bari bir saat bir şey çalışayım dersin ama o bir saat için onbeş saatin akıp gider, düzenin unsurları altında çökünür, en sonunda da hiç olmamışa dönmek için her gün dualar edersin. Y- Valla Fazıl’dan değil de kendinden bahsediyormuşsun gibime geliyor. E- Fazıl’ın şöyle bir şiiri var: “İman, ihlas, vecd ve aşk, bunlar birer kelime / Kelimeyi boğardım verselerdi elime”, hakikaten şaşkın ve yıkık iki kelime, bunları boğalım gitsin! Öncekileri hayal etsene, bugün içerlendik mi X’te on gönderilik bir silsile döşüyoruz, yüzbinlerce etkileşiliyor, binlerce destek mesajı geliyor, derttaş buluyoruz, rahatlıyoruz. Köyde yaşayan, kimsesizler ne yapabilirdi? İşte, onlar gönderilerde değil, çağlardan çağlara türkülerle derleştiler. Şöyle doksanlarındaki bir köylüye tanık olmuşsan ikide bir deyiş dediğini, türkü çığırdığını görmüşsündür. Bir ömrü çilelerle geçmiş, ancak geçmiş bir çiledaşının gözyaşlarıyla iç yangını dinginleşiyor. Aslında Türkçeciliğim de biraz bundan. Bu işitile işitile katılaşmış, yassılmış deriyi zedelemek, insanların gözyaşıyla seyrelmiş sırlı bölgeye varıp sırrı abartabilmek. Keşke birileri çıkıp sırrımı abartsa da kendi kendimin abartıcısı olmaktan kurtulsam… Bu yassılmışlar toplumunda gerçekten bezdim. Anlamların çakılmasından, bollukların nisyana terkinden, duyguların görülmemesinden bezdim. Sanıyor musun “Göz’le’n’mek’ten gövdemiz yırtılarak dağılır / Kendimize kıymakla kapılmak her saniye” demek DÜNYA BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR YÜREK istemez(!) Sahiden kendimi “sular gibi çağ çağ dolaşırım dağ dağ / hayran bana sol u sağ çağırırım dost dost” diyen Mısri gibi hissediyorum. Ne yapayım, yoksa susacağım, sanki şiirin revaç ve itibar bulduğu bir çağdayız, insanlar şairleri lafazandan öte görüyor da sırlarını araştıracaklar. Bugün şairliğe şarihlik de dahildir. Hem sırrını sözlerin en mahrem karanlığına gömeceksin hem de o karanlığa tekrar inip sırrını abartacaksın, bunu da abartısızca yapacaksın! Ne bileyim, hem şiirin okunmadığını, okunsa da emek verilmediğini görüp hem de bir köşede sinmek kendini kandırmak, rehavetine yenilmek demek. Bizi kim anlayacak Y! Bizi kim anlayacak? Y- “Zat-ı hakta mahrem-i irfan olan anlar bizi”! E- Ahahah isabet! Şarihlik de değil, ne desek, elçilik mi diyelim? Kılavuzluk mu diyelim? Elden tutuculuk mu diyelim? Elden tutuculuk diyelim, artık insanların elinden tutup onları hakkın özüne götürüp koymamız gerekiyor. İnsanlar iç içe geçmiş, karmaşık, yüzeyde dağınık ama alttan altta kökteş üzünçlü olaylar yaşıyor, kim sanattan mahrumsa üzüncü sevince çevirebilir? Kimse. İnancım ne biliyor musun? Y- Ne? E- Şiir işine ömrümü vakfeder, kendimi yaşayışın her alanında geliştirir ve sahici bir felsefeyle yaşarsam, yani ben değil, her kim yaşarsa, şiir ve yaşayışa yönelik derinlikli heyecan tekrar tutuşacak. Cumhuriyet sonrası ilk nesil şairleri öldükten sonra buna en çok -belki de bir tek- İsmet Özel ömür verdi, ekmeğini de yedi. İnsanlar emeksiz ve çilesizler, şiirlerinin halkça takdir edilemediğinden yakınanlar.ı. Diyelim sahici şiirler yazdın, paylaştın da, peki bu toplumda bu kadarla olmadığını göremeyecek kadar gafil misin? Hani zekalarından böbürlenen çocuklar sınavda “Sorunun gerçek yanıtı bu değil!” diye ağlarlar, halbuki üstün zekaya soruyu soranların moronluklarını da hesaba katmak dahil değil midir? İşte, sen şiir yazıp bıraktıysan en başta şartlarını doğru tesbit ve tahlil edememişsin, ya gafil ya tembelsin. Neyse, bu yürek yaram, bir açsam durmaz, şu DÜNYA KADAR BÜYÜK sıfatlara döneyim. “Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın”, bir yeri hedef seçemediğimden öyle gezindim durdum, yıkıldım kaldım. “Benliğim bir kazan ve aklım kepçe”, neden benlik, neden akıl, neden kazan, neden kepçe? Çünkü benlik fokur fokur kaynıyor, her an dışarı taşmak istiyor, Fazıl’ı biliyorsun, uçarı, yıkıcı, duramıyor, ama seçeneği yok, yıkılmış, tek yapabildiği aklıyla düşünceler üretmek, benlik kazanını boşaltmaya çalışmak. “Deliler köyünden bir menzil aşkın”, ee canım, deliler köyünden bir menzil aşkınmış, hadi sen de, şair işte, sallar durur. Hayır kardeşim, şair işte değil, her şeyden önce insan, kaygılı daraltılı bunlu bir insan. Fakat senin gibi yamyassı hale gelmiş bir duygulanışa sahip olmadığı doğrudur, hala işleyen, duyucu bir duygulanışa sahip bir insan o. İnsan yıkılır ama benlik hep işlerdir, ne bileyim, yatağında yatarsın ama kılların uzamaya, kemiklerin gelişmeye, iliklerin dolmaya devam eder. Eylemin sonlanır ama iç işleyişin sonlanabilir mi? İnsan her an içeriden dışarıya doğru çıkaduran bir taşmadır, buna da can diyoruz. Bu taşmayı eylem planında telafi edemeyince artık anlam planında telafilere girişiyoruz, şiir yazıyoruz, seri evham üretme makinesine dönüşüyoruz vesaire. Fazıl’ı değil, kendimi anlatıyorum, fark ettiğin üzere! Bu kelimelerin işaret etmek istediği duyguları aynıyla yaşadığımdan büyüklüklerini ayırt ve takdir edebiliyorum. İnsan zemine basar, dışarıya böyle gözükür yani, ama kendi tecrübesinde yere mi basıyor, havayı merdiven mi kılıyor belli değildir. Bazen yürürdüm ama yürüdüğümü bilmezdim. Bazen çöker kalırdım ama nasıl kalkardım hala bilmiyorum, yok yani, kalkmaya dair hafızamda anı yok. “Her fikir içimde bir çift kelepçe”, neden kelepçe, çünkü düşündükçe değil, eyledikçe çıkabilirsin ama eylemek elden gelmez, düşünür düşünür durursun, fikirlerle çatlarsın, her fikir seni durdurur. Y- Demek sen dünyayı deşifre ettiren o nursun! E- Evet öyleyim der miyim ahahah. Ama sen dersen de itiraz etmem. Y- Ayırt edebilen adam, anlayış küresinde barınır, anlayışın mertliğidir o. Birbirinden uzak bitişlerin kökünü çarçabuk kavrayarak insanlara nur ‘lumière divine’ yayar. O olmasa dünya karanlık ve bilinmez kalırdı. Dünyayı deşifre ettiren odur. Harfi harfine böyle demiştiniz üstadım, şerh buyurur musunuz? E- Elbette efendim, elbette. Dikkat ettiysen bu yoğun duygulara varmam sıkı anlama, akıl yürütme ve eleştirme süreçlerinden geçti. İnsanlar duygu ile aklı sıklıkla ayrı ayrık sanırlar da asla böyle değildir. Akılsız duygu, duygusuz akıl yoktur. Hep diyorum, insan belirişleri duygularla tecrübe eder, bu da o mantıkla işler. Sağlam anlayış sağlam duygulanış. Çevresine, insanlara, kültüre gafil bir kişi her şeyden önce duygulanışın mekanı demek olan bireyliliği geliştiremez ya! Anlayışın mertliğidir çünkü duygularla -polemos- mücadele içindedir. Hem kendi duyguları hem ötekinin duyguları, her insan yeni bir arenadır yeni bir gladyatördür. Bazısı vardır, evrenin yasalarına katlanır ama anlayışı duygulara yönelmediğinden mertlik sahibi falan değildir. Ama biz anlayışın mertliği olabilmiş bir kişilik istiyoruz! Tek tek insanların yüzeylerinde biten bütün şahsi ve ayrı ayrı kaprislerinin kökünü hemen belirleyip onlara kendilerini tattırır! Böyle duyguların var çünkü toprak altında böyle kabullerin var der, onları onlara deşifre ettirir. Y- Peki bu adam neyi ayırt ediyor? E- Balıkken suyu, insanken dili! Deniz içre olup denizi bilmeyen balıklar ile dil içre olup dili, ve elbette onun barındırdığı anlamları bilmeyen insanlar o kadar ana-lojik ki! Bu kelimeyi Platon’un kullandığı asli anlamıyla, logosların ortaklığı olarak kullanıyorum. Bu işin mantığı böyle diyorlar ya, işte o mantık bu logos. Hadi mantıktaş diyelim. Bu örnekte insanlar ile balıkların hali mantıktaştır. Birisi dilde yaşar, dili bilmez, öteki denizde yaşar, denizi bilmez. Ayırt edebilen adam da önce dili, sonra da dilin barındırdığı anlamları ayırt eder. Bilmek, ayırt etmek değil midir? Öyleyse ayırt edebilen adam bilgilenen adamdır da! Bilglenmiş haliyle kendi yaşayışına katlanır, böylece marifetlenir de. Bir güneş olur güneş! Işığıyla hem kendi kendisini aydınlatır, görür, hem de ötekileri aydınlatır, hem onları görür hem de onlara kendilerini görebilecekleri ışığı sağlar. Y- Sonra ne olur? E- Ne olacak? Ayrımlarda raks! Sonsuz ile sonlunun ayrımlarında raks eder! Şaka bir yana, filozofun kavl-i şarihi, “ayırt eden diri” olmalı. Platon’un dialektik metot dediği bu. Phaidros’ta ne diyordu: “Konuşup düşünmemi sağdıklarından ayırt etme ve toparlama [Bunu acayipçe tefrik ve icmal diye de çeviriyorlar(!)] yöntemlerine aşığım. Bir adam bir şeyi aynanda hem tek hem parçaların bütünü olarak görebiliyorsa onu bir tanrıymışçasına ardında bıraktığı izlerden takip ederim.” Y- Peki böyle kişileri nasıl teşhis edeceğiz? E- E bunu da Platon cevaplıyor. Devlet’te “Birisinin dialektik hasletine sahip olup olmadığını olaylara toplu bakabiliyorsa anlarsın. Toplubakış hasletine sahip olan dialektikçidir.” diyor. Y- Toplubakış dediğini, ayırt etme toparlama dediğini tam anlayamadım sanırım, formülü yok mu? E- O da var! Valla bizde her şey var. Haşlakoğlunun özetini formülleştirirsek şöyle diyebiliriz: Parçadan bütünü, bütünden parçayı kavra, bütünü çokluk haline birle ve birde bulunan ideaları bu birleme aracılığıyla birbirinden ayırt et. Bön bön bakma be, herkesin yaptığı bir işi tasvir ettik o kadar. Y- Hayır da, mesela Fazıl’da mı bir dialektikçiydi? E- Şayet başta anlattığım yıkık ve şaşkın kelimelerini sahiden de anlattığım derinlik ve incelikte anlamışsa evet. Ama kendimden örnek vereyim, örneğimin mantığıyla Fazıl’ın mantığını kıyasla. Kayırma kelimesini sevdiğimi biliyorsun. Hemen bir gönderimi bulacağım, müsaadenle.. Y- Tabii. E- Aha, buldum, okuyorum: “Kayırmak’ı daralmış torpil anlamıyla değil, rahmet, merhamet ve kaygı etmek anlamlarıyla düşünüyorum. Sanki esirgemekte failsin kayırmakta eşlikçi. Çocuğun ateşe gidiyordur onu istikametinden çekip alırsın, yani onu ateşten esirgersin. Fakat kayırmak ona doğrudan bir müdahalede bulunmaksızın çocuğuna asla ateşin istikametine yönelmeyeceği bir anlayış ve zihniyet geliştirebileceği sevgi ve bakımı sağlayabilmek. Esirgemek anlık, dönemlik, bölgelik ama kayırma var oluşunun her anınada bulunabilen sadık bir eşlikçi.” Daha gönderide yazmadığım sakınmak, saklamak, sürdürmek, acımak, korumak ve kollamak var. Sanki korumak bütün duyguların eylem planındaki cisimleşmesinin, yani dışın genel bir adı; acıma da kibirden kaynayan duygunun belirişi planındaki güdülenme, yani için genel bir adı diyebiliriz. Sakınmak ile esirgemekte de, belki dilgiçlik edip sak kökünün sayıyla saymakla saklamakla sanmakla satmakla sağlamakla bağlantılarını gözönüne alarak sak için görece anlık ve fail ama bilinçli ve hesaplı, biraz daha uzun erimli, önünü sonunu gözetirken esirgemek anlık, tepkili, önüne sonuna bakmadan eylenen bir eylem diyebiliriz. Y- Şöyle desek: sakınmak, huy haline gelmemiş kayırmaktır. E- Harika! Cidden harika! Sakınmak’ın gelişkinliğine kayırmak diyoruz. Hatta gözetilen ihtimam uzunluğu o kadar artıyor ki kayırmakta ilkin sakınmak’a muhalif gözüken eylemlerde bile bulunulabiliyor. Çocuğa kızmak gibi. En uzun erimde o kızmak çocuktan sana sevmek olarak döneceği düşünülüyor. Tabii bunlar hep acımak’a, yani kibre tâbi. Y- Müthiş. E- Sürdürmek de artık acımak ve korumak’ı aynanda kuşatabilen en genel ad. Bir bebeği annesi kayırırken o bebeğe duyduğu sevgi ağır basacağından bebeğin menfaati aşılamaz değil mi? Y- Ne demek istedin? E- Sözgelişi bir ailenin varlığını sürdürmek için o bebeği feda etmek gerekse şahsa hasredilmiş kayırmak bunu başarabilir mi? Y- E yani sonucunda ailesini kaybedecekse neden olmasın? E- Tam da bunu düşündüğümden şahsa hasredilmiş dedim! Ama dikkat et, kayırmak ezen çoklukla kişinin kendisini güvende hissedebileceği manevi dairesi için geçerli. Bütün var oluşa kayırganlık edebilecek tek varlık tanrıdır. Ama sürdürmek, olabilecek en kuşatıcı, en geniş açıya çıkar. Bir ülkenin kurtuluşu için alesini feda edebilenler gibi. Veya nizamıalem için bir ülkeyi feda edenler. Böyle biri tasavvur edilebilir? Elbette hayır. Çocukta örneği de bununla mantıktaştı. Gerekirse alemi feda edersin ama kendi varlığını sürdürmeye gayret edersin. Y- Doğrudur. E- Kollamak da korumak gibi yine dıştan ama yakından bir eylem gibi. Korumakta, hadi dilgiçlikle koru, korucu kökünü çağıralım, seni sana temas etmeyen bir korumayla koruyorum ama kollamada seni sana temas ederek koruyorum. Y- Kayırmak ile sakınmak gibi ama bu defa uzun erimli olanda duygu, belki içtenlik daha az, ötekinde çok. E- Aferin! Sana boş yere dialektik yöntemi öğretmedim kerata! Dur bakayım, bir beş dakika ver, elimize geçen düzeni şemalaştırmaya çalışayım. Y- Tamamdır, bekliyorum. E- Aha! Şöyle bir şey düzebildim, bak bakalım:
Y- İlginç. Hafif sorunlu gözükse de makule benziyor. E- Olduğu kadar diyelim. Şimdi burada değiştireceğin, ekleyeceğin herhangi bir şey var mı? Y- Bakmak, gözetmek, eğitmek, dizginlemek, yontmak, şekillendirmek de eklenemez mi? E- Sakin ol, bir yerde sınır çekmemiz gerekiyordu. Bir ara istersen bu şemaya döneriz, şimdilik maksat hasıl oldu. Y- Tamam, öyle olsun. Ama bu hasıl olmayı birazcık daha netleştirsen? E- Tam da onu yapacaktım. Bak, Platon’un ilgili metni önümde, Haşlakoğlu çevirisinden aynen okuyorum, pür üstü pür bir dikkatle dinle: “Bir ve aynı ideada kendi sınırlarına genişlemiş/uzanmış, birbirinden ayrı halde bulunan diğer ideaları seyreder. Birbirinden ayrı haldeki ideaları tek bir idea olarak bakışında dışından kuşatır/çevreler. Bütünleri bir araya getirerek/birbirine bağlayarak yine tek bir ideaya varır. Her bir ideayı birbirinden ayırt eder.” Adım adım gidelim, “bir ve aynı ideada”, istersek duygu ideası istersek acımak ideası diyelim, çünkü bu ayırt ettiğimiz duygular olağan insanın zihninde on halin dokuzunda acımakla karşılanıyor. “Kendi sınırlarına genişlemiş/uzanmış”, işte bak, bu adları bulduğumuzda birbirlerine uzanmış, iç içe geçmiş halde durmuyorlar mıydı? Y- Şimdi kafamda ampul yandı! Cidden öyleydi. Yani acımak da esirgemek de, korumak da kollamak da iç içeydi, birisini tuttum mu öteki de elime geliyordu. E- Aynen budur! Ama adları da farklıydı, yani ayrı haldeydiler, “ayrı halde bulunan diğer ideaları seyreder”. Seyrettik. “Birbirinden ayrı haldeki ideaları tek bir idea olarak bakışında dışından kuşatır/çevreler”. Aslında biz de duyguları acımak adı ile mühürledik, onu merkeze koyduk da ondan sonra kalanları o merkezden dışarıdan kuşattık, çevreledik. Teşrih masasına yatırdık da diyebiliriz. “Bütünleri bir araya getirerek/birbirine bağlayarak yine tek bir ideaya varır”. Bu adları ötekilerden ayırmakla, yani çevrelemekle, aynanda çokluk halinde birlemiş olmadık mı? Yani çokluk idiler, bunları çevrelemekle birlik’e kavuşturduk. En sonunda da “Her bir ideayı birbirinden ayırt eder”. Çok ince, çok. Mesela kayırmak’ın, kollamak’ın hakiki değerlerini o çevrelemeden sonra, her bir duyguyu bütünü çokluk halinde birlediğimizden bakışımızla bakabildiğimizden ayırt edebildik, yoksa mümkün değildi. Yani ilk bakışta, bütünü çokluk halinde birlememişkenki ayırt etmemiz doğru çıktı, ama bunun doğruluğundan emin olamazdık. Teyit edemeyiz. Y- Vay be, vay be. Platon bir babadır bizim için. E- Ahahah cidden öyledir. Görüyor musun, içine doğduğu dildeki ve kültürdeki ideaları ayırt etmeyen ne kendini ne olayları tesbit, teşhis ve tahlil edebilir. Şiir bile yazsa ya inceliksiz ya da utandırıcı gelir. Kişi en başta kendisini göremez. Sonuçta fikirler yumağının karmaşıklığında kendimizi buluyoruz. O dışarıya ham kendisine görünmez kalır. Y- Buraya Fazıl’dan geldik. Sence Fazıl da mı böyle diyalektik yöntemle yıkık ve şaşkın kelimelerini buldu? E- Düşünen herkes aşağı yukarı böyle düşünce üretiyor. Bizim gibi işlenmiş bir yöntemle, tek tek ayırt etmiş midir adları, sanmıyorum, ama şairler genelde yaşayışları boyunca zihinlerinin arkaplanında bu ayırt etme işlemini sürdürüyorlar. Yani evet yapmıştır diyebiliriz. Düşünsene, yıkık yerine buruk, bükük, çökük, kırık, kayık vb. pek çok sıfatı seçebilirdi ama seçmedi. Aynısı şaşkın için de geçerli. Bunlar adlara toplubakışla bakmasan bile ilk düşünüşte aklına üşüşecek adlardır, o sebeple yapmıştır diyebiliyorum. Y- Güzelmiş, ayırt edebilen adam. E- Tabii her şey gibi bu da mutluluk için. Ayırt etmek mutlu etmese ayırt etmezdik, unutma.





Yorum bırakın