Nedir o savaşta şair için çekici olan? Nedir hengamede üst üste çullanıp yeşil otları ezen ve yıkan, yıkım getiren zelzelenin açtığı yarıkta biten şey? Bam – güm ve çat ve sarı bir gaz; çürük kokusu, moloz. Patlatan kimya, açıyla düşen geometri ve ölümün matematiği. Füzede cisimleşen fizik. Yıkıcı, delici ve patlatıcı ölüm makineleri. Savaşın çarpıcılığı ve boyutu yayıldıkça algılanan dünyanın paramparçalığı kozmik olandan içe doğru yayılır. Uzay artık bir çekişme mekanıyken bükülmez ruh kırılır. Görülen nedir? Paramparça bir aynada bingözlü tutkal-tutmaz, apayrık bir çoklubeden. Her bir göz dönüp kendine baktıkça bir odak noktası bulamaz hale geldiğinden baş dönmesini yok etmek için evvela kendini yok eder. Yine de nedir hepsindeki ortak yan, toparlayan zemin, şairin gözüne kestirdiği: Çarpışmada doğacak olan şeyin ebeliği.
“A terrible beauty is born.” Böyle diyordu Yeats, “Easter, 1916” şiirinde. Easter Ayaklanmasından sonra idam edilen İrlandalı devrimcilerin halkına verdiği şok belki bel bükücü şekilde dayanılmazdı, Yeats ise bu taşınılmaz acının ebeliğini hamallıkla işte böylece üstleniyordu, bu çarpışmadan doğan çocuğun önünde uzanan beklenmedik bir gelecek vardı. Bunu görme gücünü kendine veren ve bu gözlüğü halkına armağan eden şairdi; verilen bozuk görüntüyü toparlayan.
Peki, Yeats’de çarpışmadan doğan güzellik neden Rimbaud’da kendini alaycı bir kötülüğe (Le Mal) bırakıyordu? Owen’da (Dulce est Decorum Est) neden her şey evrensel bir yıkıma ve boşluğa akarken savaş, soylu ve antik olan her şeyi parçalayan bir çekice dönüyordu? Hölderlin’de (Der Tod fürs Vaterland) sayılması abes olan ölü öbeklerinin üstüne dikilen ulus inşaası Mehmet Akif’de (Çanakkale Şehitlerine) bir “şehit” üzerinde neden toplanarak toprağa ötelerden ve göklerden yağan bir şeref ve rahmet yağmuruydu? Hepsinde ortak olan zemin doğan şeyin ebeliğidir, şair önden yürürken baktığı yeri kendi seçer; eline doğana donunu kendi biçer, parçaları toplar. Ortada bir doğan olduğu barizdir, Rimbaud bu doğanı piç addederken; Hölderlin ona ulusal bir giysi giydirir. Owen’da doğan çırılçıplak ve iğrençtir; sadece çığlıklarına odaklanırız, M. Akif’de ise Allah’ın emaneti bir rahmet mahallidir.
Hölderlin’de ideal olan empirik olan ölü sayısını saydırmaz:
“Und zahle nicht die Todten!(Ve önemseme ölüleri)” çünkü ne kadarı daha ölse de değecek bir ülküdür bu: “Dir ist, Liebes! nicht Einer zu viel gefallen”( Senin için,
sevgili yurdum, bir tek kişi bile fazla düşmedi.)
Rimbaud’da bu ölüler sayısız haliyle (en masse) sembolizme yol açar, dumanı tüten bir yığındır onlar: “Et fait de cent milliers d’hommes un tas fumant” (Binlercesini tüten bir yığına çevirir), silahlarsa sokağın argosuna ait tükürükleri mavi gökyüzüne balgam gibi atan ağızlardır : “Tandis que les crachats rouges de la mitraille” (Mermilerin kırmızı balgamları saçılırken). Onda savaş ironik ve iğrenti vericidir çünkü ikiyüzlüdür ve saf insanlarını da safına katararak ilerleyen bir düzenbazdır; güler, alay eder, kendinden geçer. Diğer tarafta ise ağlayan anneler onları beslerken o sefahatten yeni uyanmıştır.
Owen’da ise her şey paramparça olmuştur. Rimbaud’nun ironisi yine de bir umudu barındırır, bir çıkış yolu gözetler. Yazın ortasında güzellikler içinde yatanlar tezat oluşturarak durumun kötülüğünü gösterirken bu tezatta yer alan güzelliklerin varlığını dolaylı yoldan ortaya serer. Owen’da ise hiçlik vardır, gerçek o kadar ki çarpıcı hal almıştır ki karanlığı her şeyi yutar. Rimbaud ne kadar “gülen tanrı”ya (“Il est un Dieu qui rit”) sitem etse de onu muhatap alarak bir yerde ona yakarır. Owen’da atılan gaz her şeyi vakumlamıştır, öyle ki sadece boğulan adam kalır, şair nesnesine takıntılı bir biçimde odaklanırken geri kalan her şeyi kasten siler:
“In all my dreams before my helpless sight,
He plunges at me, guttering, choking, drowning.”
(Çaresiz gözlerimin gördüğü tüm rüyalarda,
Bana doğru atılıyor, çırpınıyor, tıkanıyor, boğuluyor.)
Hölderlin’de sayılmasa da olan ölüler birliği Owen’da tekil bir hal alır. Bu tekillik öylesine acı ve gerçektir ki Hölderlin’de kendini ideal Vaterland’a feda etmek can atan birey burada tam tersine her şeyi esir almıştır. Vaterland’in fedaisi, onun kabusu olmuştur. La Marseillaise’yi çağrıştırır şekilde neşeli ve yüksek bi ruhla yürüyen “Jünglinge” Owen’da kan kusarak ölürken her şeyi yıkar. Ona göre sadece bir kişi olan bu adamın ölümü antik olan bilgeliğin, Horatius’dan alıntı ile, de sonudur: “Dulce et decorum est / Pro patria mori.” (Ne tatlı ve doğrudur/ ülken için ölmek) Yukarıdan aşağı yayılan ideal ülkü, en aşağıdan yukarıya doğru ilerlerken yakar ve yıkar.
Mehmet Akif, diğer üçünden farklı olarak saldırıya uğrayanın ve dışarıda olanın şairidir. Rimbaud’da gözüken üniforma renklerinin benzerliği bile ancak kendi Avrupa’sı içindedir: “Qu’écarlates ou verts, près du Roi qui les raille,”(Kırmızı ya da yeşil, alay eden Kralın önünde). M.Akif’de ise düşman, karşısındakini yok etmeye gelen bir yabancıdır: “Nerde- gösterdiği vahşetle “bu: Bir Avrupalı!”. Owen’da vahşet çok yakındadır ama ideolojiden arınmıştır, söylendiği gibi vakumlanmıştır. Hölderlin ise ideal olanın türküsünü söyleyerek yakına çağırır: “Lieb ich, zu fallen am Opferhügel”(İsterdim, kurbanlar tepesinde düşmeyi). Kim için: “Fürs Vaterland, zu bluten des Herzens Blut/ Fürs Vaterland” (Anavatan için, Kalbimin kanını akıtmak/ Anavatan için) M. Akif’te ise dışarıda olan varlık savaşına girmiştir, alanı işgal edilmiştir ve güçlü olan maskesini yırtarak çırılçıplak kendini “tahribe müvekkel esbab” ile püskürtmüştür. Hölderlin’de bahsedilen kendisidir, düşman ona şeref verecektir; Akif’te düşman tamamen yabancıdır, başkasıdır(The Other). Rimbaud’da vulgar olan balgam burada Owen kadar gerçektir ama tekilliğin merceklenmesiyle kendini dünyaya yayan dehşet, Akif’te dünyaya kendini şehitten neşet ederek herkes üzerinden yayar. Olan bir dünyalar savaşıdır, işgal etmeye yetmiş iki milletten insan getirilmiştir. Mehmet Akif’in tüm kini karşıda olanadır, ne Rimbaud’cu eşitlik, ne Hölderlin’ci Vaterland. Akif kendini medeniyettin tecessüm etmiş hali olarak gören maskeli baloya toptan küfreder:
“Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz..
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.”
Hem maskelerine, yani medeniyet dedikleri şeye, hem de kendilerine. Vahşet gösterisi şehide hazırlanmış bir yataktır, onu daha da dünyaya sığdırılmaz hale getiren büyüklük aynasıdır; burada yaz ve otlar yoktur, boğulan bir adam yoktur, şarkı yoktur; burada tüm vatanın parçalanmış kol ve bacakları vardır. Şehidin göğüs mahallinden arza ve gök kubbeye doğansa nedir: rahmet.
“Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.”




Yorum bırakın