
Arkaplanın nesnelerle kaynaştığı kent resimleri bana hep hergünkülüğün o durdurulamaz akışını hatırlatır. Bir kapıldın mı, şanslıysan gözlerini ölüm döşeğinde bir umut açabildiğin… Ürküyorum yani böyle resimlerden. Hakikatin hayhuya gömülmesi, ürkünç…

van Gogh böyle değil mesela. Onda her şey anlatılması zor, olası bir saadette varoluyor. Şu resimdeki çiftçiler, rençberler mi mesuttur yoksa üstteki kentliler mi? van Gogh’ta her şey psişik bir hayatiyete sahip. Mesudu pür-mesut, bungunu pür-bungun.

Baksanıza, “budur saadet!” diye gayriihtiyari bağırmıyor muyuz? Bahçıvanın kazmaktan yorulmuş kolları çocuğunu karşılarken adeta ailevi bir takatle taşmış. Bir dakika önce yakıcı güneşe edilen küfürler, şimdi bebişinin çehresini aydınlattığı için gönençli bir şükrana dönüşmüş.

Bu kadının sanki ölümüne kadarki yaşamı çoktan tayin edilmiş. Şimdi yemeği hazırlıyorum, sonra çocukları yatıracağım, uyuyacağım, yarın temizlik var, sonra tarla, sonra çocukları karşılama, yemek, temizlik, uyku, tarla…Ama MESUT. Her şey olması gerektiği gibi…

Bu resim ilk resimdeki gibi bunaltı yaymıyor. Ama hala bunaltı hissediliyor. Nasıl mı? Resim içimizi ferahlatıyor çünkü bunaltı olumsuzlanmış bu resimde, yoğun gündeliğe ara vermenin neşesi var. van Gogh’ta bunaltı hiç yok… İşte, kentin çehresi budur. Bunu da herkes bilir. Üstteki gibi kadim bir rahatlık resmedilse bile fırça darbelerine biraz eğildik mi anlık bir parıltı olduğunu göreceğiz… Çiftçilerin tarlalarla, kuşlarla çığırdığı o kadim ve mesut türkü mü yoksa kentlilerin yırtıcı ve yoz gözlerle söylediği zoraki, cırtlak ve yapay müzik mi? Seçin bakalım!




Yorum bırakın