• Anasayfa
  • Yayımlar
  • Yazarlar
  • İletişim
Böyle Olmasın da!

Yaşlılık mı, âlâ! Sanki gençliğime hayrandım…

4–6 dakika

·

12 Aralık 2023

·

Genel

Bu yazı, videoma yazılan bir yoruma yazdığım cevabın genişletilmişidir.

Bence bilgelik denilen hadise yaşla, en azından biyolojik yaşla pek alakasız. Şahit olduğum yaşlılar için yıllar, hafif rüzgar esişleri gibi süreklilikleri sebebiyle bir tahriş bırakmış ama yüzey tahrişi en nihayetinde.. yüzey tahrişinden bilgelik çıkmaz. İnsanların yüzde doksanı, kendilerine yalnızca birkaç fazla kırışıklık ve gözyaşı eklemiş şekilde doğdukları gibi ölüyorlar… Yaşlılık mevzusunda senin kadar kucaklayıcı bakamıyorum.

 Her ölüm vaktinde ölümdür. Çünkü aslında ne ölüm, ne de yaşam diye kendinde şeyler var… Birkaç onyıl süresince bir tuttuğumuz fizik varlığımızdan elde ettiğimiz bir soyutlama. Yok yani yaşam da, ölüm de. Maddeden ibaret bu tesadüf rüyasında biyoloji ve yaşantımız sonucu “ben” dediğimiz yitmeye yazgılı vehimler vehmediyoruz, o kadar. Ölümü benlik üzerinden ele almayı tek çare biliyorum.

 Dinî düşüncenin kolektif bilincimize kazıdığı bazı azîm dogmalar var. Bunların başında da ezeli-ebedi benlik düşüncesi geliyor. Sanki “ben” dediğim şey, biyolojim ve yaşantımdan bağımsızca varmış da başka bir ülkede, başka ebeveynlerden, başka çağda doğmayı dileyebilirmişim! Ben, her şey tam da böyle vuku bulduğu için olabildim, ama olmayabilirdim de. İşte insanın en büyük ızdırabı, olumsallığı. Sanki ezeldendir varmışım, ebediyette de sürecekmişim gibi onulmaz bir benlik yanılgısı. Sufilerin “bela” sözü hala kulağımda gibi zarif bir ifadeyle kemale erdirdiği bu dogmadan arınmalıyız.

Benlik dogmasını bıraktım bırakalı, bu bırakışım tükenmez teselli kaynağım oldu. Artık bundan önceki çağlarda yaşamış kim var kim yok, herkesi “ben” biliyorum. Ama bu ontolojik bir kavrayış değil, evrensel benlik gibi uçuk şeylerden bahsetmiyorum. Sadece kendimi diğer varolanlardan ayırmıyorum. Ben, senin de sen olduğun süreçlerden geçtim, Eflatun da, Aristo da aynı süreçlerden geçti. Zaten başka bir süreç de yok! Bilmiyorum bu düşünceyi ne kadar aktarabiliyorum… İşte ölüme bu düşüncüyle teselli buldum. Zaten neyim ki ölümüm bir mesele olsun?

“İnsanı kadın doğurur,
Günleri sayılı ve sıkıntı doludur.
Çiçek gibi açıp solar,
Gölge gibi gelip geçer.”

 Ölüm o muşaşa ürkünçlüğünü nazarımda yitirince yaşlılık da bir mesele olmaktan çıktı. Çünkü biz yaşlılığı ardından ölümün geleceğini bildiğimizden dert ediniriz. Ölüm bir hiçse -ki ben de bir hiçim- yaşlılık da ne bileyim, öpüşmek, resim yapmak, markete gitmek, işe girmek gibi mecburen yaşanılacak alelade bir şey. Sonra başka nesiller gelecek, sonra başkaları, savaşlar, devrimler, teknoloji… Senaryosuz ve nihai bir sonuca varmayacağından emin olduğun bir hikayede her hadise o gülünç manasızlığını daima söylenir. Ölümü ve öteyi nazarından silmiş birisi için hayatta ciddiye alınabilecek bir mevzu var mıdır? Yaşlılık mı, ala! Sanki gençliğime hayrandım…

 Bu kadar melun bir portre çizmeme rağmen neden intihar etmediğimi sorabilirsin.. Sonlandırmak istediğim şey ne ki? Ben diye hakiki bir varlık yoksa, ney başlamış da neyi bitiriyorum? İntiharı o kadar ciddiye alanlar da bu benlik vehminin muzdaripleridir. Eh, madem ben bile yokum, öyleyse bu kevnüfesad aleminde eğlenmeye, aldığımız zevki daima bir üste çıkartarak ızdırabı ekarte etmeye bakacağız. Bu da boş, ama diğer hiçliklere nispetle boş bile bir zaferdir! Herkes bu noktadan sonra tesellisini bir uğraşta bulur. İşte ben bunu şiirde buldum, Güzel’de. Bir gölge varlığın tek umudu, varlığının temini Güneş’in batması ve ona ebedi kurtuluşu getirecek güzel Gece’nin bütün gölgeleri bağrında birleyeceği andan başka nedir?

Hiç – Oyuk

Canım arşınlar oluşla hiçlik arasında,
Oyuk tezahürlerin oyuk görüntüsünde.
Kaçış yok… Kısılmışım… Öyle boş, gele gide
Salınıp duruyorum yorulmuş bir sarkaçça…

Bilgi mi? Hayaldir! O bir teselli sadece…
Evrenim! İçlerini bilemeyeceğim hiç!
Bilim oyuk… Ve aklın aslında da oyuk iç..
-Yalvarıyorum sana bu berzahtan -ey Gece!

Kaldır şu bir susuşun izini, fısıltını.
Ezeldendir azat yok, bilgi yok, sade sanı…
Hakikat görünmedi görüntüden ummakla

-Umudum… Artık umut bağlayamam ki akla…
Ah nasıl da dargınım senden olamamakla
Gece! Narin ellerinle al gölgeyi, sakla.

İşte, nazarımda insan ve insanın cüzî benliği bir susuşun izidir. Her şey (yani küll) olan ışığın susuşunun izi, bir gölge. Tek umudu bu ışıklar aleminin nuru olan Gece’nin gelip bu susuşun izini kendine katacağı umudunda varolmaya devam eden bir vehim. Bu kadar.

 Berzah mevzusuysa gölgelikle alakalı. Gölgeye “ışığın susuşunun izi” dedik. Ama gölge hep bir şeyin gölgesi. Kendinde bir mevcudiyeti yok. Ârazî…

 Var mı? Pek var gibi görünmüyor. Yok mu? Yok gibi de görünmüyor. Güneşle varolup Gece’yle yokoluyor. Yegane iki boyutlu varolan olduğu da düşünülürse.. Bu eşsiz vasıflarıyla insana ne kadar da benziyor! Beşere değil, insana. İnsan, dünya, hayat; beşer, arz, yaşam. Bunlar farklı şeyler… İnsan var mı? Beşere kıyasla yok gibi. Ama var da! Doğadaki hiçbir şeyin hakikaten yok olmayıp dönüştüğü malumumuz.. Ama yok olan bir şey, sadece bir şey var: İnsan. Ben öleceğim ve puff. Dönüşüm yok. İşte bu bakımdan da insan sayıyla tavsif edilemeyecek bir boyut eşsizliği içersinde gölgenin mütekabilidir. Aradadır. Hiçlik ile oluşun arasındaki bir berzahta…

 Ama dünyaya fırlatıldığımızı da düşünmüyorum. Gene bu ruh dogması… Sanki yaşantı ve biyolojimden azade bir ben varmış da, onu alıp dünyaya fırlatmışlar. Dünyaya fırlatılmadım, bizzat bu cehennemde yaratıldım. Biraz ben, biraz çevrem, biraz biyolojim, kederlerim, sevinçlerim, ızdıraplarım.. Hep beraber bu yitmeye yazgılı varlığı yarattık. Hakikaten “yarattık”, yoktan. İşte, insan bu anlamda hiçlikten gelmiş ve hiçliğe gidecek.

Öldüm, bir gülüş kaldı,
Kabus.. benmişim demek…

(Not: Önceden fenomen sözcüğüne karşılık öztürkçe “görüngüyü” kullanıyordum ama artık dilde herkesin malumu bir tezahür kelimesi varken görüngü gibi görüntüyle karışmamasının imkansız olduğu genel dile aykırı bir uzmanlık sözcüğünü kullanmanın abes kaçacağını düşünüyorum.

Hegelin “Phänomenologie des Geistes” adlı kitabını Türkçe’ye “Tinin Görüngübilimi” değil de, Ruhun/Canın tezahürbilimi diye tercüme edilmesini önerirdim.

Not2: Şiirdeki “Ezeldendir azat yok, bilgi yok, sade sanı…” mısrasını bilgeliksever herkesin düşünmesini arzu ederdim. Bilgi ile azat olma epey yakındın ilişkili ve belki de doğrudan kaynaşık. Tabii bilgiyi malumattan (information) ayırmak kaydıyla.)

Bunu paylaş:

  • X'te paylaş (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook üzerinde paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Bu yazı, videoma yazılan bir yoruma yazdığım cevabın genişletilmişidir. Bence bilgelik denilen hadise yaşla, en azından biyolojik yaşla pek alakasız. Şahit olduğum yaşlılar için yıllar, hafif rüzgar esişleri gibi süreklilikleri sebebiyle bir tahriş bırakmış ama yüzey tahrişi en nihayetinde.. yüzey tahrişinden bilgelik çıkmaz. İnsanların yüzde doksanı, kendilerine yalnızca birkaç fazla kırışıklık ve gözyaşı eklemiş şekilde…

Yorum bırakın Cevabı iptal et

  • imparatorluğun yıkılışı

    imparatorluğun yıkılışı

    4 Mart 2026
  • Siberpunk

    Siberpunk

    10 Ocak 2026
  • Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    Doğmamış Çocuğa Don Biçmek

    30 Kasım 2025
  • Yorum
  • Tekrar blogla
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Böyle Olmasın da!
    • Diğer 32 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Böyle Olmasın da!
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Kısa adresi kopyala
    • Bu içeriği rapor et
    • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
%d